Telefon
Telegram
WhatsApp
İnstagram

Psikolog

Psikolog

    PSİKOLOJİK DANIŞMA NEDİR?

    Kişinin günlük hayatında yaşadığı ruhsal problemleri çözümlemesine rehberlik eden bir süreçtir.

    Yaşadığınız problemler; benden ve ruh sağlığınızı zedeliyorsa, yaşam kalitenizi düşürüyorsa, çözüm bulmakta zorlanıyorsanız psikolojik danışmaya ihtiyacınız var demektir. Psikolojik danışmaya sadece problemleriniz olduğu için değil aynı zamanda, yaşam kalitenizi arttırmak, kişilerarası ilişkilerinizi güçlendirmek için de destek alabilirsiniz.

    Psikolojik danışma; danışana yeni bakış açıları kazandırmayı, problemlerle ilgili iç görü kazandırmayı, problemin kaynağını bulma becerisini kazandırmayı, problem çözme becerileri kazandırmayı, iletişim becerilerini güçlendirmeyi hedefler. Psikolojik danışma bir takım çalışmasıdır, psikolog ve danışan bu süreçte ortak hedeflere doğru beraber ilerler.

    Psikolog Kimdir?

    Üniversitelerin 4 yıllık Psikoloji Lisans bölümünden mezun olan kişiye denir. Terapi sürecinde danışanın bulanık zihnini yönlendirme soruları ile kendi kendine çözümlemesine rehberlik eden profesyoneldir.

    İlk Görüşme Süreci Nasıl Olur?

    Psikoloğunuz ve size uygun gün ve saatte ilk görüşme randevunuz oluşturulur. Belirlenen gün ve saatte ilk görüşme gerçekleşir. Sonraki görüşme sıklıkları ilk görüşmede psikolog ve danışanın ortak kararı ile haftalık, 15 günlük ya da aylık şeklinde planlanır ve sonraki randevu gün ve saati belirlenir.

    Psikolojik danışma (terapi) sürecinin ne kadar süreceği tamamen danışanın problemine, potansiyeline ve iş birlikçi oluşuna bağlıdır. Kişiden kişiye farklılık gösterir. Psikolog problemin ne kadar sürede iyileşeceğini önceden tahmin edip kesin bir bilgi vermez.

    İlk görüşmeye gelirken endişeli, heyecanlı, meraklı ve ne konuşacağınızı bilememek gibi durumlar hissedebilirsiniz. İlk defa psikolojik danışmaya gelen bir kişi için oldukça doğal hislerdir. İlk görüşmede psikolog, danışanın hayatı ve kendisi ile ilgili bilgileri alır. Problemini anlamak ve tanımak için yönlendirmeleri sorularla detaylı öykü alır. İlk görüşmede getirilen problemlerin derinine inilmez. Alınan bilgilerle danışma sürecinin genel şablonu oluşturulur.

    Psikolojik Danışma Sürecinde Gizlilik

    Psikolojik Danışmanın altın kuralı gizlilik ilkesidir. Danışanın paylaştığı hiçbir bilgi herhangi üçüncü bir kişi ile paylaşılmaz. 

    Gizlilik ilkesini bozabilecek istisnai durumlar mevcuttur; danışan kendisine ya da bir başkasına zarar verme eğilimi/düşüncesi varsa, intihar düşünceleri/girişimleri varsa, herhangi bir resmi mahkeme yazısı ile talep varsa ve danışanın sözlü/yazılı izni varsa gizlilik bozulabilir. Bu durumlar dışında danışan ile ilgili herhangi bir bilgi paylaşımı söz konusu değildir.

    Danışan ve psikolog tüm bunları kabul ederek danışma sürecine başlar.

     

    Kurumumuzda Kullanılan Terapi Yöntemleri

    Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) 

    Oyun Terapisi (3-12 yaş çocuklarda)

    Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi

    Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT)

    Cinsel Terapi

    Aile ve Çift Terapisi

    Filial Terapi (Ebeveyn Çocuk İlişkisini Güçlendirme Programı-toplam 10 oturumluk bir programdır)

    Attentioner (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan ve Dürtüsel Çocuklara yönelik geliştirilmiş 20 oturumluk Nöropsikolojik Terapi Programı)

    Okula Uyum Programı (Okula uyum sürecinde zorluk çeken çocuklara yönelik 6 oturumluk terapi programı)

    Uyguladığımız Testler

    MMPI(MİNNESOTA ÇOK YÖNLÜ KİŞİLİK ENVANTERİ)

    Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri en sık kullanılan yetişkin psikopatoloji ve kişilik testidir. Çeşitli ruh sağlığı çalışanları ve psikologlar MMPI envanterini ayırıcı tanıyı koymak, tedavi yöntemini oluşturmak veya personel seçiminde işe uygunluk derecesini bulmakta kullanmaktadır. Ayrıca adli psikologlar hukuksal prosedür çerçevesinde suça karışmış veya suça bulaşmış olma ihtimali olan kişilere MMPI uygulamaktadır. Uygulanan bireyin kişilik özelliklerini objektif ve bilimsel kriterler kullanarak ortaya çıkartabilen bir özelliğe sahiptir. Bireysel ve şeklinde uygulanabilir. 16 yaş üstü en az orta eğitim düzeydeki bireylere uygulanır. Zaman sınırlaması olmakla beraber öngürülen süre 1,5-2 saattir. Envanterin, sağlığı, psikosomatik belirtileri, motor bozukluklar, cinsel, dini, politik ve sosyal tutumlar, eğitimsel, ailevi ve evlilik sorunları ile çeşitli nevrotik ve psikotik eğilimleri ölçmeyi amaçlayan 566 maddesi 10 klinik ve 3 geçerlik alt testi vardır. “doğru”, “yanlış” şeklinde self-report olarak yanıtlanır.

    Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri (Minnesota Multiphasic Peronality Inventory-MMPI) “doğru”, “yanlış” ve “bilmiyorum” şeklinde cevaplandırılan 550 maddeden oluşan (kitap formunda 16 madde tekrarlanmaktadır, böylece 566 maddedir.) bireyin kişisel ve toplumsal uyumunu objektif olarak değerlendirmeyi amaçlayan bir testtir.). Testin 10 adet kişilik ve 3 adet de geçerlilik alt testi vardır.

    Bu testteki temel amaç testin kliniklerde kullanılması olduğu için ilk 9 test psikiyatrik gruba göre ayrılmıştır. Bu alt testler 1. Hs (Hipokondriazis) 2. D (Depresyon) 3. Hy (Histeri) 4. Pd (Psikasteni) 5. Mf (Maskulinite-Feminite) 6. Sc (Şizofreni) 9. Ma (Hipomani) dir. Daha sonra geliştirilen Sosyal içedönüklük (Si) alt testi de standart test profiline eklenmiştir. Ancak her bir alt testin birbirinden ayrı etiyolojik ya da prognostik özelliği ölçmesi beklenmemektedir. Örneğin, şizofreni alt testinde belli bir yükselme veren bireye şizofreni tanısı konmamaktadır. Bu çeşit yanlış anlaşılmaya yol açmaması için alt testler şimdi sayılar ya da kısaltılmış adlarıyla anılmaktadır. Klinik alt testlerden başka L,F,K olarak adlandırılan üç geçerlilik alt testi de vardır. Bunlar test alma tutumlarını değerlendirmeyi amaçlar ve elde edilen klinik puanların geçerlik derecesiyle ilgili bilgi sağlar. 

     SCL-90-R

    Kişinin sahip olduğu psikolojik etkenlere dair analizinin yapılması ve farkındalık kazanılması için uygulanan testtir. Bu testin uygulanma amacı kişinin psikolojik semptomlarını ve bu semptomların hangi düzeyde görüldüğünü anlamaya dayalıdır. Bu belirtilerin yanı sıra aynı zamanda şikayetlerine bağlı olarak diğer belirtileri ne düzeyde gösterdiğini ölçer. 

     

    SCL 90,  17 yaş ve üzerindeki bireylere uygulanmakla birlik hem grup hem bireysel şekilde uygulanabilir. Bu ölçeği uygularken danışanlara 5 dereceli seçenekler sunulur; hiç, çok az, orta oldukça fazla, ileri derece şeklinde, 90 farklı maddeden oluşan testte danışanlardan istenen, okudukları yargılara ne derece bir uyum sağladıklarını göstermeleridir.

     

     

    BECK DEPRESYON ÖLÇEĞİ 

    Beck depresyon ölçeği, Beck ve arkadaşları ile 1961 senesinde hazırlanmıştır. Bu ölçek depresyonun semptomlarını belirleyip ve bunu karakteristik özellikleri ile değerlendiren  bir ölçeği türüdür. Tabi ki günümüze kadar geliştirilerek farklı versiyonları ortaya çıkmıştır.

    Bu ölçek uygulanırken psikologlar ve psikiyatristler tarafından gerçekleştirilir. Bu ölçek ergenlik dönemindeki bireyler ve yetişkinlerin için uygundur.  Aynı zamanda çocuklar içinde geliştirilen farklı versiyonları bulunmaktadır. Bu testin amacı kişinin depresyonunun şiddetini ölçmektir. Depresyonun varlığı veya yokluğu değil şiddetinin yoğunluğudur amaç. Ölçeği uygularken kişinin kendinin doldurması istenilen yani self-report bir test, ölçektir. 21 maddelik çoktan seçmeli olan testin maddeleri 0-4 veya az-çok gibi bir skala üzerinde cevaplanması beklenir. Bu testin uygulanırken süresi ortalama 10-15 dakika gibi bir süredir. Birey maddeleri cevaplarken son bir hafta içerisindeki sürede kendisini en iyi ifade eden seçeneği işaretlemelidir.

     

     

    BECK ANKSIYETE ÖLÇEĞİ 

    Beck anksiyete ölçeği, Ayran Beck tarafından geliştirilen ölçek türüdür.

    Toplamda 21 maddeden oluşan bu test çoktan seçmelidir. Beck anksiyete ölçeği yani testi cevaplanırken 10-15 dakika gibi bir surede bitmesi beklenir. Hiç, hafif, orta ve ciddi olmak üzere dörtlü likert kullanılır. Test self-report yani kendi kendine cevaplayan bir ölçek türüdür. Fakat yorumlaması yapılırken psikologlar ve psikiyatristler tarafından gerçekleştirilir. Çünkü değerlendirme yapılırken bireyin içinde bulunduğu durumlar ve geçmişteki yaşantısı ele alınarak geniş çaplı bir yorumlama yapılması gerekmektedir.

    Bu testin amacı anksiyete tanısı koymadan ziyade bir tarama yapmaktır. Yani bireyin anksiyetesinin düzeyi ölçülür. Kişinin Kaygı durumunu ele alan ölçek türüdür.

     

    MOXO d-CPT DİKKAT TESTİ

    ‘Dikkat, etrafta birçok farklı uyaran varken seçilen göreve odaklanabilme becerisidir.’ Bilgisayar üzerinden yapılan Moxo Dikkat Testi, günlük hayatı yansıtan uyarıları kullanarak kişilerin dikkatini ölçmektedir. Ayrıca dikkatin parametrelerindeki değişkenliği göstererek bireysel farklılıkları anlamlandırmaya yardımcı olur. 99 ülkede ve 450.000’den fazla test uygulaması yapılmış olup tanılamada güvenirliğini kanıtlayan en kapsamlı testtir.

    Son dönemlerde yaygınlaşan Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite (DEHB) tanı ve tedavisine yaklaşım bilişsel, gelişimsel ve davranışsaldır. Moxo Dikkat testi bu üç madde için kapsamlı ve güvenilir sonuçlar verir. Sonuç test biter bitmez grafikler ve yorumları ile verilir. Aynı zamanda testi uygulayan uzmanın gözlemleri de sonuç raporuna eklenir. 

    6-12 yaş aralığı çocuk formu 15 dakika, 13-65 yaş  aralığı genç ve yetişkin formu 18 dakika sürmektedir.

    Moxo Testi’nin Ölçtüğü Dört Parametre

    1.Dikkat: ‘Kişinin ortamda verilen görevi bulma, değerlendirme ve doğru şekilde cevap verme yetisini ölçer.’ Bu bölümde kişi sorun yaşıyorsa göreve odaklanamaz ve kopma yaşar. Dikkat ile ilgili genel şikayetler öğretmenlerin söylediklerini takip etmede veya karmaşık talimatları anlamada zorluk çekme olabilir. 

    2.Zamanlama: ‘Görev için ayrılan süre içerisinde doğru yanıt vermedir.’ Zamanlama yetisi bozuk olan kişilerin, kendilerine verilen görevi bulup ve yanıtlamada sorun yaşamaz ancak verilen sürede tamamlayamazlar. Zamanlama problemi yaşayan kişiler dikkat problemi yaşayanlarla benzer şikayetler ve belirtiler gösterir. Problemi doğru tespit etme tedaviyi olumlu anlamda etkiler.

    3.Dürtüsellik: ‘Mevcut uyarını değerlendirmeden, yasak olan uyarını cevaplamadır.’ Yasak olanı yapmama durumunu baskılayamamaktır. Dürtüsel davranışlara sahip kişiler olayı ve davranışın sonuçlarını düşünmeden eyleme geçerler. Toplumsal yaşamda kendisini ve çevresindekileri olumsuz etkiyen bir durumdur.

    4.Hiperaktivite: ‘Motor (hareket) yanıtın düzenlenmesindeki zorluğu ifade eder.’ Yanıtlar verimsiz olarak gelişir, gereksiz ve istenmeyen davranışlardan kaçınmakta güçlük yaşarlar (devamlı hareket etmek ya da devamlı konuşmak gibi). ‘Hiperaktif eylemler doğru olmayan ve istenmeyen yanıtlardır.’ Hiperaktif kişiler bu eylemlerin sonuçlarının farkındalardır ancak engel olmakta zorluk yaşarlar.

    Testte verilen görevi görsel, işitsel ve karma uyaranlarla yerine getirmesi beklenir. Test kişinin bu üç uyaranın hangisinde dikkatinin dağınık olduğu hakkında bilgi verir. Bu sayede çocukların okulda oturacakları sıra bile uzman eşliğinde belirlenebilir. Ayrıca zamanla problemi ve dikkat probleminin belirtileri benzerdir, bu test bize hangisinin gerçek problem olduğunu gösterir. 

    Test sonucunda her bir dört parametrenin şiddeti gösterilir, hangi uyaranlarda kopmalar yaşandığı hakkında grafik sunar. 

    Test sonucunda;

    Seviye 1, iyi performans-ortalamanın üstü (şiddet düzeyi düşük)

    Seviye 2, standart performans (şiddet düzeyi orta)

    Seviye 3, zayıf performans (şiddet düzeyi yüksek)

    Seviye 4, performansta zorluk-normal dağılım dışında (şiddet düzeyi ekstrem) anlamı taşımaktadır. 

    Sonuçlar 1 ve 2 seviyesinde çıkarsa problem yok, 3 seviyesi normal içinde ancak en düşük seviyede yani 3 seviyesinde çıkan parametre/parametreler geliştirilmelidir, 4 seviyesi problem vardır demektir.

    Moxo d-CPT tanı koyan bir test değildir, tanılamada kullanılan yardımcı bir araçtır.

     

    d2 DİKKAT TESTİ

    1962 yılında Almaya’da geliştirilen bir dikkat testidir. Dikkati ve dikkat gerektiren alanları ölçmeye yardımcı olan bir kağıt kalem testidir. 9-60 yaş aralığındaki tüm bireylere uygulanır. Uygulaması yaklaşık 5 dakika sürmektedir.

    Testte 14 satır ve her satırda 47 harf bulunmaktır. Kişiye gösterilen doğru harfleri her satır için ayrılan 20 saniyede olabildiğinde hızlı bir şekilde bulup işaretlemesi beklenir. 

    Kinin psikomotor hızı, seçici dikkati, motivasyonu, konsantrasyonu ve öğrenme güçlüğü hakkında bilgi veren bir testtir. Tanı koymaz, tanılamaya yardımcı olarak kullanılan bir araçtır.

    SINAV KAYGISI ÖLÇEĞİ

    Sınav kaygısı, sınav veya herhangi bir değerlendirme anında öğrencilerin  yaşadığı hoş olmayan duygular ve heyecansal durumlar olarak tanımlanmıştır. Araştırmalara göre sınav kaygısının duygusal, fizyolojik ve psikolojik yönleri bulunmaktadır.  Bir başka araştırmalara göre ise sınav kaygısını kişinin kendisiyle ilgili içsel olumsuz değerlendirmelerini kapsayan yönü bulunmaktadır.Sınav kaygısı; öğrencilerin okul  başarısını düşüren, akademik eğitimlere ara vermesine yol açan , performanslarını  tam anlamıyla ortaya koymalarına engelleyen, mesleki ve yaşantısal kararlarını olumsuz yönde etkileyen ciddi bir sorundur. 

    Sınav kaygısı ölçeği ise sınav kaygısı yaşayan öğrenciyi tespit etmek ve sınav kaygısının sebeplerini ortaya çıkartıp, alternatif çözüm yolları bulmak amacıyla kullanılmaktadır.

    Sınav kaygısı ölçeği okullarda ortaokul kademesindeki 6.7.8. sınıflar ve ortaöğretimdeki  bütün öğrencilere uygulanmaktadır. Sınıf rehber öğretmeni ile okul rehber öğretmeni ölçeği öğrencilere dağıtır. Daha sonrasında öğrencilere ölçeğin yönergesini okur ve sınav kaygısı ölçeği öğrencilere uygular.

    Ölçekte çıkan sonuçlar cevap anahtarına göre yorumlanıp değerlendşrilir.Doğru seçeneği işaretleyen öğrencilere 1 puan, yanlış seçeneği işaretleyen öğrencilere ise puan verilmemektedir. Cevap kağıdındaki bölümlerin her birinde olan puanlar  ayrı ayrı toplanır ve değerlendirme yapılır. Bunun sonucunda gerekli görülen öğrenciler grup rehberliğine veya bireysel görüşmelere alınır.

     

    WISC-R 

    1974 yılında D. Wechsler tarafından geliştirilip yenilenen, 6-16 yaş arası çocuklara uygulanan bir zeka ölçüm testidir. 

    Zeka seviyesinin araştırılması gereken çocuklarda, öğrenmeye ilişkin problem yaşayan çocuklarda, rehabilitasyon programına dahil olacak çocuklarda, gelişim problemi olduğu düşünülen çocuklarda kullanılabilecek bir testtir. 

    Çocuklar, testleri uzmanın yönerge vermesi ile bireysel olarak cevaplarlar ve yaşlarına, kapasitelerine göre süre değişse de ortalama bir buçuk saat sürer. Çocuklara uygulanan zeka testleri arasında testlerin alt başlıkları, ölçtüğü veriler, yorumlanması ve değerlendirilmesinin esaslarından dolayı en geçerli ve güvenilir testlerden biridir. 

    Wechsler’e göre zeka, bireyin sorunları çözme ve durumlara adaptasyon yeteneğidir. Bu sebeple test, çocuğun performansını da ölçmeye yarayan bir araç olmuştur. Test, sözel zeka ve performans olmak üzere iki ana gruptan oluşur.

    Sözel zeka bölümünde, çocuğun çevresinden öğrendiği bilgiler incelenir. Çocuğun birden fazla nesne arasında kurduğu benzerlik ilişkilerini, odaklanmasını, problem çözebilme yeteneklerini, kelime dağarcığını, durum değerlendirme ve akıl yürütme becerilerini, işitsel uyaranları hatırlama kabiliyetlerini inceleyebileceğimiz sorular vardır.

    Performans bölümünde, görsel uyaranlarla ilgili becerisini inceleyebileceğimiz resim tamamlama, neden-sonuç ilişkisi kurup olayları değerlendirme yeteneğini inceleyebileceğimiz resim düzenleme, zihinsel, görsel koordinasyonlarını ve sezgilerini değerlendirebileceğimiz küplerle desen ve parça birleştirme, odaklanma becerisi ve görsel uyaranları hatırlayabilme hızını değerlendirebileceğimiz şifre, el ve göz koordinasyonunu gösterebilecek labirent soruları bulunmaktadır.

    Uygulama bittikten sonra test uzman tarafından yorumlanır. Çocuğun sözel zeka ve performans becerileri hem ayrı ayrı hem de birlikte değerlendirilir ve zeka skoru ortaya çıkar. Test yorumlanırken uzmanın önem verdiği konulardan birisi de, sözel zeka ve performans bölümü puanlarının birbiriyle ilişkisidir. İki bölüm arasındaki önemli farklar, testin istenme sebebiyle ilgili önemli ipuçları verebilmektedir.

    WISC-R Zeka testini psikiyatristler, psikologlar, psikolojik danışma ve rehberlik mezunları gerekli kurumlardan uygulama eğitimini alıp sertifika sahibi oldularsa kullanma hakkına sahiplerdir.

     

    Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE)

    Çocuklara 72 aya kadar uygulanabilen bir testtir. AGTE, gelişimsel olarak gerilik veya düzensizlik yaşadığı düşünülen veya bu konularda önlem alınması istenilen çocuklara uygulanabilir. Bu test, çocukların kas gelişimi, zihinsel ve sosyal gelişimleri, dil gelişimleri ve öz bakım gelişimlerini sistemli olarak incelemeye olanak sağlar ve çocuğun gelişim düzeyinin olması gerektiği gibi olup olmadığı hakkında bilgi verir. Test uzmana, çocuğun zihinsel ve sosyal gelişiminin çevre ile etkileşim düzeyini de gösterebilmektedir. Bu test sayesinde çocuğu daha iyi tanır ve gelişim düzeyini daha sistematik yorumlayabiliriz.

     

    Test değerlendirmesi ebeveyn ve çocuğun birlikte olacağı düzende yapılır. Eğer çocuğun gelişimini yakından gözlemleyebilen başka bir bakım veren varsa teste dahil edilebilir. Testi uygulayan uzman çocuğu gözlemler ve bakım verenlere sorular sorar. Çocuğun gelişimsel düzeyi her açıdan gözlemlenir. 

     

    Testte gelişimsel düzeyi ölçebilecek, gelişimin birçok alanıyla ilgili sorular bulunmaktadır. Sorular, ince ve kaba motor becerisini, dil gelişimini, bilişsel gelişimi, öz bakımı ve sosyal becerileri ölçecek şekilde düzenlenmiştir. Sorular çocukların yaşlarına göre sorulmaktadır. Uzman, gözlem sırasında çocuğun nesneleri tutuş şeklinden, koordinasyonlarından, kendi hayatıyla alakalı bilgi ve becerilerinden notlar alarak çocuğun hem motor hem zihinsel becerileri hakkında geniş bir bilgi sahibi olur. Bakım verenden aldığı detaylı bilgi ile gözlemden edinilen bilgiler, AGTE ile sistematik bir şekilde birleştiğinde çocuğun gelişimsel düzeyi ile ilgili bir sonuca ulaşılabilir. 

     

    Uygulama şekli ve içerik bakımından oldukça kapsamlı bir testtir. Psikiyatristler, Psikologlar, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümünden mezun olan kişiler gerekli eğitimi alıp sertifika bulunduruyorlarsa bu testi uygulayabilirler. 

     

    METROPOLİTAN OKUL OLGUNLUĞU TESTİ

    Metropolitan okul olgunluğu testi çocukların okula, okulun gerektirdiği kurallara ve öğrenmeye hazır olup olmadığını saptamak amacıyla yapılan bir testtir. Okula hazırlanırken olması gereken fizyolojik, çevresel ve zihinsel faktörleri değerlendirmekte kullanılır. Metropolitan okul olgunluğu testi bir uzman kişi tarafından sözlü olarak verilen yönergeye göre çocuğun işaretleyeceği ve kopya edeceği resimlerden meydana gelmiştir. Bu test hem grup hem de bireysel olarak uygulanabilir. 5 yaş 6 ay ve 6 yaş çocuklara uygulanan bu testin süresi ortalama 24 dakikadır. 

    Çocukları anaokulunun sonunda veya birinci sınıfın başlangıcında değerlendirmek için hazırlanan ve on altı sayfadan oluşan bu test, altı ayrı alt testten ve 100 maddeden oluşmaktadır. Bu alt testler şu şekilde sıralanmaktadır:

    • Test 1.Kelime Anlama (19 Madde)
    • Test 2. Cümleler (14 Madde)
    • Test 3. Genel Bilgi (14 Madde)
    • Test 4. Eşleştirme (19 Madde)
    • Test 5. Sayılar (24 Madde)
    • Test 6. Kopya Etme (10 Madde)

    Bütün bu alt testlerde her maddeye doğru verilen yanıt bir puan ile değerlendirilir. Puanların tümü testin toplam puanını oluşturur. Toplam puanın yüksekliği genel okul olgunluk düzeyinin yüksek olduğunu gösterir. Her alt testin kendine ait puanları da belirlenir. Testteki ilk 4 alt testten alınan puan okuma olgunluğunu gösterir.

    Alt Testlerin Açıklaması

    Test 1. Kelime Anlama (19 Madde): Kelime anlama testi dilin anlaşılması ve kavranması ile ilgilidir. Çocuktan, her sırada 4 resim içinden uygulayıcının söylediğini seçmesi istenir.

    Test 2. Cümleler (14 Madde): Yapı bakımından test 1’le aynıdır. Ancak burada çocuğun tek bir kelime yerine cümleleri kavraması istenir.

    Test 3. Genel Bilgi (14 Madde): Kelime bilgisi ile ilgilidir. Çocuktan sayfadaki resimlerden, uygulayıcının tarifine uyanı seçmesi beklenir.

    Test 4. Eşleştirme (19 Madde): Görsel algılama testidir. Benzerlikleri tanıma yeterliliğini ölçer. Testteki her itemde hayvanların, eşyaların, sayıları, harflerin ve kelimelerin 4 ayrı resmi sıralanmıştır. Sıranın ortasında çerçeve içine alınmış olan resimden bir tane daha vardır. Çocuktan, çerçeve içindeki resme uygun olanı seçip çerçeveye alması istenir.

    Test 5. Sayılar (24 Madde): Bu test sayı bilgisini ölçer. Test; sayı dilini, saymayı, serisel numaraları, yazılı sayıların tanınmasını, sayıları yazmayı, sayı sembollerini adlandırmayı, sayı sıralarının anlamlarını, kesirli bölümlerin anlamını, şekillerin tanınmasını, zaman bilmeyi, basit problemlerde sayıların kullanılmasındaki başarıyı içerir. Malzemelerin resimli şekillerini kullanarak ve belirli sağlama sistemleri kullanarak, sayı bilgisi tanımlanabilir. 

    Test 6. Kopya Etme (10 Madde): Yazı yazmayı öğrenmede gerekli olan, görsel algı ve hareki kontrolün birleşimini ölçer. Bu tür testler fiziki ve zihinsel olduğunu da teşhis etmektedir.    

     

    Testin Ölçtüğü Beceri Alanları

    Kelime Anlama: Dilin anlaşılmasıyla ilgilidir. Sözel uyarana uygun görseli bulabilme ve sözcük dağarcığı becerilerini ölçer.

    Cümleler: Cümleleri bütün olarak anlamaya dönük bir testtir. Sözel muhakeme, yönergeyi takip etme, işitsel dikkat, işitsel belleğe alma gibi becerileri içerir.

    Genel Bilgi: Kelime bilgisi ile ilgilidir. Kelimelerin taşıdıkları işlev ve anlamlarını kavraması önemlidir.

    Eşleştirme: Görsel algılama testidir. Benzerlik ve farkları ayırt etme, sınıflama, zamanı kullanma, bireysel çalışma gibi becerileri gerektirir. Görsel dikkat becerisi hakkında da fikir verir. 

    Sayılar: Sayı bilgisini ölçer. Sayı kavramı, sıralama bilgisi, sayıları tanıma ve çizme, basit ekleme çıkarma gibi temel sayısal becerileri içerir.

    Kopya Etme: Görsel algı, psiko-motor hız, el-göz koordinasyonu ve gördüğünü çizebilme (kopya edebilme) gibi becerileri ölçer. İnce motor gelişimi hakkında da fikir verir.

    • Okuma Olgunluğu: Sözcük dağarcığı, kelime anlama, cümle anlama, görsel algı, benzerlik ve farkları ayırt etme, görsel dikkat gibi becerilerini ifade eder.
    • Sayı Olgunluğu: Sayı kavramı, sayısal düşünme ve basit işlem becerisini içerir.
    • Genel Olgunluk: İlkokula başlayacak olan çocukların gerekli olan olgunluk seviyesine ulaşıp ulaşmadığını ifade eder.

     

     

    FROSTİG GÖRSEL ALGI TESTİ

    Frostig Görsel Algı Testi çocukların görsel algılama becerilerini değerlendirmek için Frostig (1961) tarafından geliştirilen bir testtir. Marianne Frostig, öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklar ile uzun yıllar boyunca  süren çalışmaları sonucunda  bu testi ve programını geliştirmiştir.Bu test, 2116 normal gelişim gösteren çocukla yapılan çalışmalar neticesinde standardilize edilmiştir. Testin gelişiminden bu yana görsel algı yeteneğinin değerlendirilmesini konu alan  araştırmalarda sıklıkla kullanılmıştır. Farklı kültürlerde yapılan araştırmalara yer verilmesi ,Türkiye’de güvenirlik ve geçerlik çalışması yapılmamış olmasına rağmen geçerli olmuş ve  araştırmacılara güven vermesi sebebiyle bir çok çalışmada kullanılmıştır. 

     Frostig Görsel Algı Testi çocuğa bireysel olarak uygulanan kalem kağıt testidir.Testin uygulanma aşamasında çocuktan verilen yönergeleri ölçme aracı üzerinde uygulaması beklenir. Yapılan uygulama, çocuğun yaşına ve gelişim seviyesine göre değişmektedir. Test uygulama süresi  yaklaşık 25-30 dakika sürmektedir.Testin değerlendirmesi yapılırken her bir alt basamak kendi içinde değerlendirilerek puanlanmalıdır.

    Testin yalnızca beş yaş çocukları için güvenirlik çalışması Sökmen (1994) tarafından yapılmıştır. Testin genel ve alt basamaktaki  devamlılık katsayılarının 0.01 düzeyinde anlamlı olduğu bulunmuştur. Frostig Görsel Algı Testi; Göz-Motor Koordinasyonu, Şekil Zemin Ayrımı, Şekil Sabitliği, Mekanda Konumun Algılanması ve Mekansal İlişkilerin Algılanması olmak üzere beş alt boyuttan oluşmaktadır.

    Göz-Motor Koordinasyonu (GMK);

    Görmeyi vücudun hareketleri veya vücudun bölümleri ile kordine etme becerisi olarak ifade edilmektedir.Alt testte ise çocuklardan farklı genişlikteki sınırlar içinde model çizgiler olmaksızın, bir modelden diğerine kesintisiz, düz, kıvrımlı ve açık çizgileri çizmesi beklenmektedir. Bu boyut el göz koordinasyonunu ölçmeyi amaçlamaktadır.

    Şekil Zemin Ayrımı (ŞZA); 

    Bir çok uyarıcı arasından  seçilen yada seçilmesi gereken uyarıcıyı algılama ve bunun üzerinde düşünme, odaklaşma ve dikkat etme olarak tanımlanmaktadır.Alt testte giderek karmaşıklaşan zeminler arasından şeklin algılanması beklenmektedir.Burada kesişen ve gizli geometrik şekiller kullanılmıştır.Zemin içinde şekli algılayabilme yeteneğini  ölçmeyi amaçlamaktadır.

    Şekil Sabitliği (ŞS);

     Bir nesnenin şekil, duruş, büyüklük, gölgeleme ve pozisyonlarda algılanmasını ve benzeyen şekillerden ayrıştırılmasını içermektedir. Testte , kare, daire, dikdörtgen, elips ve paralel kenarlar bulunmaktadır. Şekillerin farklı durumlarda  algılanma yeteneğini ölçmeyi amaçlamaktadır.

    Mekanda Konumun Algılanması (MKA);

    Şeklin bölümlerinin birbirlerine göre pozisyonlarının farkedilmesi amacıyla bir zihin süreci gerekmektedir.Bu süreç ise dikkat gerektirmektedir.Bir dizi içinde sunulan şekillerin tersine çevrilmiş ve döndürülmüş pozisyonlarının fark edilmesini içerir.Şekilleri farklı pozisyonlarda algılayabilme yeteneğini ölçmeyi amaçlamaktadır.

    Mekansal İlişkilerin Algılanması (MİA);

    İki veya  daha fazla nesnenin kendisiyle ve birbiriyle olan alakalarını algılama olarak tanımlanmaktadır. Şekli oluşturan unsurları analiz edebilme becerilerini ölçmeyi amaçlamaktadır.

     

    PEABODY RESIM-KELIME TESTI

    Peabody Resim Kelime Testi Nedir?

    Peabody testi, tam adıyla “Peabody Resim-Kelime Testi” olarak geçmektedir. Peabody resim-kelime testi, çocukların kelime dağarcığını, alıcı dil yaşını ve resimler ile kelime gelişim düzeyini belirleyebilmek amacıyla yapılan ve kişilerin dil gelişim seviyelerini ölçmeye yarayan gelişim testidir. Gelişim testi olarak uygulanan bu test ile ilgili diğer genel bilgiler şu şekilde sıralanabilir:

    Peabody testi için kısaca resim kelime eşleştirme testi de denebilir. Çocukluk döneminde dil gelişimini ölçmek için en sık kullanılan testlerden biridir. Peabody kelime testi performans ve gelişim testi olduğu için bir uzman tarafından uygulanması gerekir. Bireysel bir testtir, tek oturumda tek kişiye uygulanır. Sınava girecek öğrencilerde sıklıkla kullanılan bir kelime testidir.

    Çocuğa bazı resimli kartlar gösterilir ve ismi söylenen nesneyi göstermesi istenir. Resimler gösterilirken, ismini söylemesini istediğimiz kelime hakkında ipucu verilmez.

    Peabody Resim Kelime Testi’nin Amacı

    Peabody Resim Kelime Testi, 2,5-18 yaş çocuk ve bireylerin dil gelişimini (kelime bilgisini) ölçmek amacıyla uygulanan bir gelişim testidir. Dil ve kelime gelişiminin derecesi resimlerle ilşkilendirilerek ölçülür.

    Peabody Testi Kaç Yaşa Uygulanır?

    Peabody testi uygulama yaşı, 2,5 ila 12 yaş aralığı olarak bilinmektedir. Ancak çocuklarda bu testin uygulanabilmesi 18 yaşa kadar çıkabilir. Sınava girecek çocuklarda özellikle kelime bilgisini ölçmek amacıyla kullanılabilir. Buna göre Peabody kelime testinin 2,5 yaş ile 18 yaş aralığında olan bireyler üzerinde dil gelişiminin ölçülebilmesi amacıyla uygulanabilen bir performans ve gelişim testi olduğu söylenebilir.

     

    Peabody Resim Kelime Testi Nasıl Uygulanır?

    Peabody testi uygulama aşamasında takip edilmesi gereken belirli adımlar vardır. Buna göre çok uzun sürmeyen ve dil gelişimi açısından bireylerle ilgili önemli ipuçları verebilen bu testin uygulanma aşaması şu adımlardan oluşur:

    Alanında uzman olan kişiler tarafından test uygulaması başlatılır.

    Test aşamasında her kart üzerinde yer alan dört tane resim içerisinden çocuğun, kendisine söylenmiş olan kelimeye en uygun durumdaki resmi bulması ve göstermesi talep edilir.

    Test aşamasındaki çocuk, verdiği her doğru cevap karşılığında 1 puan almaktadır. 

    Testte sorulan son 8 adet soru içerisinden altı adet soruya yanlış yanıt alınana kadar peabody testine devam edilir.

    Test bitiminde çocuğun aldığı puanların toplam değeri, peabody testinin ham puanını ifade etmektedir. 

    Peabody testinin yapılması için herhangi bir süre sınırı bulunmamaktadır. Buna göre test, ortalama olarak 25 ila 30 dakikada tamamlanmaktadır.

    Testin sonucuna göre ise çocuğun takvim yaşına bağlı olarak alıcı dil yaşının ne olduğu belirlenmiş olur.

    Testin sonucuna bağlı olarak dil gelişimine ilişkin uzman desteğine başvurulup erken tedbir alınması ya da dil gelişiminin tavsiye edilen türlü yollar üzerinden zenginleştirilmesi sağlanabilir. 

    Peabody Testi Ne İşe Yarar?

    Peabody kelime testi uygulandıktan sonra çocuklarda alıcı dil kabiliyetleri, kelime hazne bilgisi ve resimlerle kavramlar arası gelişim düzeyleri belirlenebilmiş olur. Kelime testi, çocuğunuzun sahip olduğu kelime dağarcığı hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlar. Kelime testi sonucunda çocuk için gerekli olduğu öngörülürse önlem alınabilir.

    Peabody Testi Puanlaması Nasıl Yapılır?

    Peabody testi puanlama sistemine göre testin sonucu belirlenir ve sonuca göre bir değerlendirme yapılır. Kelime testinde çocuğun her kart üzerinde bulunan dört resimden, çocuğa söylenmiş kelimeye en uygun olan resmi bulması ve bunu söylemesi istenir. Çocuğun testte verdiği her doğru cevap için çocuğa 1 puan verilir. Son sekiz soruya kadar puanlama sistemi bu şekilde sürdürülür. Son sekiz soruda ise çocuk altı tane soruya yanlış bir yanıt verene dek test uygulamasına devam edilir. Altı tane yanlış cevap veririrse eğer test sonlandırılır. Kelime testinde verdiği cevapların puanları hesaplanır ve toplanır, Peabody testinin ham puan değerini meydana getirir. Çocuğun takvim yaşına göre alıcı dil yaşı belirlenir.

     

    Peabody testini kimler uygulayabilir?

    Peabody testini uygulayabilecek olan kişiler, bu alanda uzmanlaşmış olan kişilerdir. Buna göre peabody resim-kelime testini çocuklar üzerinde uygulayabilecek olan kişiler, psikologlar, psikolojik danışmanlar, dil-konuşma terapistleri, sosyal hizmet uzmanları, konuşma terapistleri ve çocuk gelişim uzmanları olarak sıralanabilir. Bu uzman kişiler eşliğinde, uygun yaş aralığında olan kişilere uygulanabilir. Kişilerin kendi kendine yapabilecekleri bir test değildir, uzmanlık ve uygun ortam, tecrübe, bilgi vb. kriterler gerektirir.

     

    Peabody Testi Sonrası

    Peabody testi sonrası kişiden kişiye değişmekle birlikte elde edilen verimli ve etkili sonuçlar şu şekilde sıralanabilir:

    Bu test sonrasında çocuk yaştaki bireylerde alıcı dil kabiliyetleri, kelime hazneleri ve resimlerle kavramlar arası gelişim seviyeleri belirlenebilmiş olur. Bu noktada gerek olduğu takdirde erken önlem alınması yoluna gidilebilir.

    Bir gelişim ve performans testi olduğu için sonuç da bireylerin performansının artırılması yönünde değerlendirilir ve gerekli uzman desteği, çalışmalar vs. uygulanır. 

    Doğru verdiği cevaplar üzerinden çocuğun test puanlaması yapılabilir ve neticede kronolojik yaşına bağlı olarak çocuğun alıcı dil yaşı tespit edilmiş olur. 

    Sonuçlara bağlı olarak çocuğun gelişimini engelleyen veriler ortaya konur ve dil gelişiminin türlü yollar üzerinden zenginleştirilmesi sağlanır. 

     

    LOUİSA DUSS PSİKANALİTİK HİKAYE TESTİ

    Bu test çocukların sorunlarını saptamak ve çözümlemek için kullanılmaktadır. Projektif bir testtir. Test genellikle 4 – 12 yaş arasındaki çocuklara uygulanmaktadır. 10 tane yarım bırakılmış hikayeden oluşmaktadır ve yarım bırakılmış hikayeler test uygulanan çocuğa okunarak hikayenin tamamlaması istenmektedir. Her hikayede çocuğun ailesine olan bağlılığı, kardeşlik kompleksleri, bunalım, saldırganlık, inatçılık, istek ve korkular gibi duyguların analizi yapılmaktadır. Hikayeler ilgi çekici ve anlaşılır biçimde yapılandırılmıştır. Sınırlandırılmış bir uygulama süresi yoktur. Bireysel bir oturumdur ve her oturumda bir kişiye uygulanmaktadır. 

    Louisa Duss Psikanalitik Hikaye Testi’nde bulunan hikayeler:

    1. Kuş Öyküsü
    2. Evlilik Yıldönümü Öyküsü
    3. Kuzu Öyküsü
    4. Cenaze Öyküsü
    5. Korku Öyküsü
    6. Fil Öyküsü
    7. Yapılmış Eşya Öyküsü
    8. Anne ve Baba ile Gezinti Öyküsü
    9. Haber Öyküsü
    10. Fena Rüya Öyküsü

    Yukarıda belirtilen hikayelerin tamamlanma sonucuna göre bu test şu varsayıma varmıştır;

    Eğer kişi belirtilen hikayelerden birine takılırsa, cevap vermekten kaçınırsa veya sembolik değeri olan cevaplar verirse o hikaye ya da hikayedeki kahramanın kişide bulunan kompleksi uyandıracak bir çağrışım oluşturduğu anlamına gelmektedir. O yüzden hikayeler birden çok kompleks barındırmaktadır. 

    Çocukların yanıtlarında şu niteliklere rastlarsak, onda bir kompleksin var olduğunu düşünmek mümkündür:

    • Beklenmedik ani yanıt vermeleri
    • Diğer hikayelerdeki kompleksleri tekrar etmeleri
    • Kulağa fısıldamaları
    • Yanıt vermeyi reddetmeleri ve susmaları
    • Teste yeniden başlamak istemeleri konusunda arzularının olması

     

     

    GESELL GELİŞİM TESTİ NEDİR?

    36-72 aylık arasındaki çocuklara uygulanan gelişim testi çocuklarda el, göz, koordinasyon ve motor becerilerini ve bununla birlikte küçük kas hareket ve sistemlerini teyit eden testtir. Gessel Gelişim Testi, gelişim aşamasında olan çocukların, herhangi bir davranışında problem olup olmadığını dair sağlıklı sonuçlar vermesine yarayan bir süreç olup, Ebeveynlerin onayı dahilinde uygulanır.

    Test belirli seviyelerden oluşmakta olup, kolaydan zor aşamasına 7 kısımdan oluşmaktadır. Kartlarla uygulanmaya geçen bu test ruh sağlığı uzmanları tarafından test edilmek üzere sisteme yüklenip değerlendirme sonucu alınır.

     

    BENDER GESTALT GÖRSEL MOTOR ALGILAMA TESTİ

    Çocuklarda görsel motor işlevini görmek için kullanılan bir gelişim testidir. Hem yetişkin hem de çocuklarda gerilik, regresyon, işlevsel kayıp ve organik beyin hasarları tespitlerinde kullanılabilir. Regresyon vakalarında da verilerin elde edilmesinde bu testten yararlanılabilir. Zekâ geriliği, afazi, çeşitli organik beyin hasarları ve psikozların tespitinde bulgular bu test sayesinde elde edilebilir. Fizyolojik sıkıntılar ve beyin hasarlarının varlığını da yordayan bu test, L.A Bender tarafından 1938 yılında geliştirildi. Türkçeye uyarlanmış bu test günümüzde 5-11 yaş arasındaki bireylerde aktif olarak uygulanabilir. Motor algılama, yaşa göre bu becerinin doğru olup olmadığı, kişinin algısal olgunluğa ulaşıp ulaşılmadığını ve duygusal uyumunu yordar. Performans testidir ve  grupların kullanımına da uygundur. 

     Bender  Gestalt  Testi, çocukların motor becerilerini değerlendirmede etkilidir. Uygulanma yaşı tam olarak,5 yaş 6 ay ile 10 yıl 11 ay arasındaki bireyleri kapsar.

     9 şekilden oluşan testte, kişinin şekilleri çizmesi beklenir. Görülen çizim ile yapılan çizim şekillerin farklılığı puanlandırılarak, kişinin ‘görsel motor algılama puanı’ hesaplanır. Sınırlandırılmış süre uygulaması yoktur. Motor becerilerinin yaşa göre istenilen düzeyde olup olmadığına bakılır. Test uygulanacak kişiye çizgisiz düz bir beyaz kağıt verilir. İlk desen, giriş deseni olarak kullanılır. Sonra 1-8’e kadar olan desenler art arda sıralı şekilde verilir. Test uygulanacak kişi için bir kâğıt yeterlidir. Fakat daha düşük zekâ düzeyine sahip veya duyusal yönden huzursuz kişiler için birden fazlası gerekebilir. Testin sonucu kadar yapım aşamasını da izlemek, test yapılan kişi hakkında ipuçları sağladığı için önemlidir. Bender Gestalt Testi’nin, Bir İnsan Çiz resmiyle birlikte kullanılması doğru sonuca ulaşmak açısından tamamlayıcı özellik taşır.

    BİR İNSAN ÇİZ TESTİ - GOOD ENOUGH / HARRİS 

    Çocuğun çizdiği resim ile zeka düzeyi hakkında aracılık kurmayı hedefleyen bir testtir. Aynı zamanda kişilerde zihinsel gelişmeyi ölçmeye yarayan bir testtir. Testin uygulanabilirliği açısından ortam koşullarının ileri düzeyde olması ön koşul olarak kabul edilmektedir. 

    Nasıl Uygulanır?

    Tamamen çizime odaklı bir testtir. Çocuktan bir insan resmi çizmesi istenir. Çocuk, resmi kendi kendisi için çizmektedir. Sonrasında ise çizilen resimde görülen yanılgılara ve çizim biçimine göre test için belirlenen kriterler dikkate alınarak her bir detayı puanlanır. Test sonucunda ortaya çıkan puanlar toplanarak karşılığı olan zeka yaşı bulunur. Zeka yaşı toplanırken öncesinde hazırlanmış olan çizelgeye bakılır. Bununla birlikte zeka bölümü de hesaplanmış olur. 

    Yaş Aralığı Nedir?

    Bir İnsan Çiz testi, 4-14 yaş aralığındaki çocukları kapsayan bir zeka testidir. Belirlenen yaşın dışına çıkıldığında doğru sonuç vermez. Bundan dolayı daha küçük veya daha büyük yaşlardaki kişilere uygulanması doğru değildir. Küçük yaştaki çocukların genel yetenek düzeyleri hakkında bilgi verir. Bireysel olarak uygulanan bir testtir. Gerekli olan durumlarda grup testi olarak da uygulanabilmektedir.

    Çocuk ve Ergen Terapiler

    Hiç şüphesiz çocukluğumuzda yaşadığımız iyi kötü her şey yetişkinliğimizin birer mirasıdır. Çocuklukta işler ters giderse yetişkinliğimizde aynı oranda ters gidecektir. Bu yüzden çocuklukta ters giden şeyleri ailelerin fark edip erken yaşta müdahale edilmesine ön ayak olursa çocuğun ters giden gelişimi sağlıklı yöne çekilebilir.

    Aileler Çocuklarını Nasıl Gözlemlemeli?

    Öncelikle anne babanın çocuğunu iyi gözlemleyebiliyor olması gereklidir. Hayatınızda bir değişme söz konusu ise (örneğin; başka bir şehre taşınma, yeni bir kardeşin dünyaya gelmesi, okul değişikliği gibi) bu değişimden sonra çocuğunuzun davranışlarında herhangi bir değişim olup olmadığı gözlemlemek önemlidir. Değişim olduğu ve uzun süredir devam ettiğini fark ettiyseniz bir psikologtan yardım alabilirsiniz.

    3-12 yaş aralığındaki çocuklarla genellikle oyun terapisi ile ileniliyor. Çocuklar yetişkinler gibi konuşarak duygularını ve düşüncelerini ifade edemezler. Onları anlamanın yolu oyun ve oyuncaklardır. 

    Çocuklarla olan görüşmelerde ebeveynler de seans sürecine dahil edilir. Psikoloğun bu süreçte evdeki ayağı anne-babalar ya da bakım verenleridir. Bu yüzden bakım verenlerin ya da anne babaların psikolog ile iş birliğine açık olması oldukça önemlidir.

    Ergenlerle olan görüşmelerde de anne-babanın dahil olması oldukça önemlidir. Bu süreçte psikolog doğru olmayan bir anne baba tutumu saptarsa bunun doğru yöndeki psikoeğitimini anne babalara verir. Bu eğitimden sonra doğru tutumla çocuğuna yaklaşmalarını bekler. 

    Çocuklukta Gözlenen Problemler
    1. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)

    Çocukların okul öncesi ve okul dönemlerinde hem ailenin hem çocuğun hayatını olumsuz yönde etkileyen bir rahatsızlıktır. Çocukların okul ve sosyal yaşantısını negatife sürükler. Okul başarısını ve akran ilişkilerini olumsuz etkileyen bir rahatsızlıktır.

    Genetik ve beyindeki yapısal farklılıklardan kaynaklanıyor olabilir. Bunun dışında annesinin gebelik sürecindeki beslenme bozukluğundan, besin zehirlenmesinden ya da alkol kullanımından da kaynaklanabilir. Doğum sırasında yaşanan demir eksikliği, kimyasal zehirlenme ya da enfeksiyon kapmasından da kaynaklı olabilir.

    Öğretmenin ya da anne-baba tutumunun Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğuna neden olmaz. Eğer genetik yatkınlık varsa doğum öncesinde sigara-alkol kullanımı, erken doğum ya da doğum sırasında yaşanan kopmlikasyonlar, doğum sonrasında geçirilen rahatsızlıklar DEHB riskini arttırır.

     

    Dikkat Eksikliği Belirtileri 

    -Dikkatin çabuk dağılması

    -Detayları kaçırma, kolay hatalar yapma

    -Odaklanamama, konsantrasyon gerektiren işleri tamamlamada zorluk çekme

    -Unutkanlık

    -Aldığı görev ve sorumlulukları geciktirme

    -Çok konuşma

    -Organize olamama

    -Verilen yönergeleri baştan sona takip edememe

    -Çevresi ile sorun yaşama, iletişim kurmakta zorluk çekme

    -Karşısındaki konuşan kişiyi dinlemiyormuş gibi görünme

     

    Hiperaktivite Belirtileri

    -Aşırı hareketli olma

    -Aceleci olma, sabırsızlık

    -Ellerin ve ayakların kıpır kıpır olması, yerinde duramama, uzun süre oturamama

    -Sorulan soruyu tam bitmeden cevap verme

    -Başka birini dinlemekte zorluk yaşama, sözünü kesme

    -Çok uzun konuşma

    -Dağınık konuşma

    -Sıra beklemede ya da beklemesi gereken konularda zorluk çekme

    Ailelerin ve öğretmenlerin bu belirtileri tanıması ve çocuğu gözlemlemesi oldukça önemlidir. Bu belirtilerin var olduğunu düşünüyorsanız bir uzmana başvurmanız gerekmektedir.

    Otizm Spektrum Bozukluğu Nedir? 

    Toplumsal etkileşim ve iletişimde problemlere neden olan nörogelişimsel bozukluktur. Yaygın Gelişimsel Bozukluk (YGB) yelpaze terimi altında olup, üzerinde en çok çalışılan gelişimsel bozukluktur. Sosyal etkileşim ve iletişimde yetersizlikler ile sınırlı ilgiler ve yinelenen davranışlar temel özellikleri olarak kabul edilir.

    Toplumsal etkileşimde ve iletişimde yetersizlikler ile davranış, ilgi ve etkinliklerde sınırlı, basmakalıp ve yineleyici örüntülerle ve toplumsal etkileşim, toplumsal iletişimde kullanılan dil ya da sembolik/imgesel oyun becerilerinin en az birinde 3 yaşından önce gecikmelerin ya da olağan dışı bir işlevselliğin olması ile karakterize gelişimsel bir bozukluktur. Giderek görülme sıklığı artmaktadır, kız ve erkekte; 1/5 görülür.

    Otizm genellikle ilk 3 yaşta başlayan ve hayat boyu devam eden, kişinin etrafıyla sözel ve sözel olmayan şekilde uygun ilişki kuramaması şeklinde ifade edebileceğimiz gelişimsel bir bozukluktur. Günümüzde basit testler ile tanısı erken konulabilmektedir. Erken tanı ve uygun rehabilitasyon programı bu vakaların hayata kazandırılmasında büyük rol oynamaktadır.

    Otizmin Nedeni Nedir?

    Otizmin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Genetik olduğu düşünülmektedir. Erkeklerde kızlara oranla daha sık görülür. Otizmlilerin %70'inde zeka geriliği vardır. %'10 unda ise üstün zeka görülebilir. Otizm ile birlikte dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, duygu durum bozuklukları ve epilepsi görülebilir. 

    Otizm belirtileri nelerdir? 

    Bir çocuğa otizm tanısı konulabilmesi için aşağıda sayılan belirtilerden en az 6 tanesini taşıyor olması gereklidir.

    Sosyal etkileşimde yetersizlik ( göz teması kuramama, yaşıtlarıyla ilgilenmeme ve oyun oynamama, normal mimik ve duygusal ifadeleri göstermeme, etkileşim başlatma ve sürdürmede zorluk)

    İletişim bozukluğu (konuşamama, aynı kelimenin sürekli tekrarı (ekolali), konuşan çocuklarla iletişim kurmaya çalışmama)

    Hayali veya sembolik oyunlar oynamama (hayali oyunlar kurmama, tekrarlayan basit aktiviteler, sürekli aynı rutin hareketleri tekrar etmek, bir nesnenin bir parçasına aşırı takıntılı olmak, duygusal olarak uyarılamama veya aşırı tepki)

    Göz teması ya yoktur yada kısıtlıdır.

    Adı ile seslenince tepki vermezler

    Aşırı hareketli veya hareketsiz olabilirler.

    Çevreleri ile ilgilenmezler

    Sarılma ve öpme gibi fiziksel temastan hoşlanmazlar.

    Konuşmada gecikme vardır.

    İnsanlarla iletişim yerine cansız varlıklarla ilgilenirler.

    Topluluk içinde yaşıtları ile diyalog kurmazlar, oyunlara katılmazlar, kendilerini izole ederler.

    Konuşmayı öğrenseler bile hep aynı kelimeyi tekrar ederler.

    Konuşmayı iletişim aracı olarak kullanmazlar

    Uygun olmayan cümleler kurar kalıp gibi konuşurlar.

    Konuşma şekilleri ve ses tonları tekdüzedir.

    İlgisiz şekilde her şeye gülebilir ve kıkırdayabilirler.

    Bir cismin bir parçasına takıntı yapabilirler. ( örneğin sürekli arabanın tekerleği ile oynamak)

    Bazı objelere aşırı bağlanabilirler.

    Düzen takıntıları vardır. Rutinleri bozulduğunda hırçınlaşabilirler.

    Tekrarlayan bir hareketi örneğin el çırpma, zıplama, kendi etrafında dönme, sürekli öne arkaya sallanma, kanat çırpma gibi yaparlar.

    Normal çocuklar gibi hayal kurarak oyun oynamazlar, arabaları dizer sürekli tekerini çevirirler.

    Sürekli aynı oyunları oynarlar.

    Bazıları çok inatçı ve hırçın olabilir. 

    Sosyal ortama girdiklerinde aşırı korkup tepki verebilirler.

    Sıklıkla yemek yeme bozukluğu gösterirler.

    Kendilerine ve etrafındaki eşyalara zarar verebilirler.

    Tehlikeye karşı duyarsızdırlar.

    Acıya karşı duyarsızdırlar.

    Yapılan espriyi veya imayı anlamazlar.

    Normal öğrenme metotlarına duyarsızdırlar

    Otizm Tanısı Nasıl ve Ne Zaman Konur?

    Tanı uzmanlar tarafından; çocuğun gözlenmesi, gelişim testleri yapılması ve anne-babalara çocuğun gelişimi hakkında sorular sorulmasıyla konur. Otizmin tanısı 12 aylıktan itibaren konabilir. Erken yaşta tanı konması, bir an önce eğitimin başlaması açısından önemlidir. Ülkemizde otizm tanısı koyabilecek uzmanlar ruh hastalıkları uzmanları ve nörologlarıdır.

    Otizm Spektrum Bozukluğunun Sebebi Nedir?

    Günümüzde otizm spektrum bozukluğunun tam olarak sebepleri bilinmemektedir. Ancak birçok faktörün, özellikle genetik faktörlerin rol aldığı bir beyin hastalığı olduğu kabul edilmektedir. Otizm, ebeveyn tutumlarıyla veya ailenin sosyo-ekonomik durumuyla ilişkili değildir.

    Otizm Çeşitleri 

    Rett Bozukluğu: Çok seyrek olarak ortaya çıkan, YGB’nin daha ağır olan türüdür. Genetik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Bazı davranışlara ilişkin ortak özellikleri nedeniyle YGB içinde yer alan bu sendrom, genellikle kızlarda görülür. Sendrom, 6-12. aylarda normal gelişim sonrasında, var olan motor ve iletişim becerilerinde ani kayıplar olması ile tanımlanır. Rett senderomu genellikle zihinsel engel ile birlikte ortaya çıkar.

    Çocukluk Dezintegratif Bozukluğu (ÇDB): İletişim, sosyal etkileşim, ilgiler ve etkinliklerdeki sınırlılıklar açısından otizme benzeyen, 2 yıl normal gelişimden sonra ortaya çıkan bir YGB’dir. 2 yaştan sonra, önceden kazanılmış tuvalet kontrolü, uyumsal davranışlar, motor ve iletişim becerileri ile oyun becerileri kaybolur. Otizmde temel yetersizlik sosyal etkileşim alanında iken ÇDB’de iletişim alanındadır. ÇDB, çocuğun gelişimini otizmden daha ağır düzeyde etkiler.

    Asperger Bozukluğu: Otizmden daha geç yaşta, genellikle 3-5 yaştan sonra ortaya çıkar. Sosyal özellikler ve sınırlı ilgiler açısından otizme benzer; ancak aspergerli bireylerde konuşmada gecikme gözlenmez; iletişim, öz bakım ve zihinsel becerilerde de yetersizlik yoktur. Bazı bireylerin çok geniş sözcük dağarcıkları vardır ve ilgilendikleri bir konuda çok uzun zaman konuşabilirler. Ancak, sözel olmayan iletişim becerilerinde yetersizlik görülür, sözel olmayan mesajları anlama ve kullanmada güçlük çekerler. Birçok uzman ve anne baba, daha az etiketleyici olduğunu düşünerek, asperger terimini otizm yerine kullanmayı tercih eder.

    Atipik Otizm: YGB altında yer alan bozuklukların bazı ölçütlerini karşılayan ama herhangi birinin tüm ölçütlerini karşılayamayan çocuklara tanı koymak amacıyla kullanılan bir terimdir. Atipik otizm için net ve açık ölçütler yoktur. Ancak Asperger sendromu ve atipik otizm tanısı konan çocukların güçlükleri benzerdir. Her iki grubun güçlükleri otizmli çocuklardan daha hafif düzeydedir.

    Otizmli Bireyler Nasıl Eğitim Almalılar?

    Tıbbi tanı ve tedavinin yanı sıra özel eğitimden yararlanmak çok önemlidir. Özel eğitim, otizm tanısı almış çocuklar için yaşamsal değere sahiptir. Bu tanıyı alan çocukların özel eğitim ihtiyacı “uyanık oldukları” tüm zamanı kapsar. Yoğun ve bireye göre planlanmış özel eğitim programı sayesinde sosyal uyum becerileri, sözel iletişim becerileri, akademik becerileri gelişebilir.

    Okul öncesi dönemde destek eğitimi veren rehabilitasyon merkezlerinden yararlanmanın yanı sıra ailenin de eğitim sürecine katılması gerekmektedir. Destek eğitim süreleri ve nitelikleri maalesef sınırlı olmaktadır. Ailenin özel eğitim uygulamaları konusunda geliştirilmesi şarttır. Anne-babanın bu sürece izleyici şeklinde değil; etkin katılımı gerekmektedir.

    Yetişkinlikte Otizm

    Erken tanı konmuş ve yeterli tedavi edilmiş bazı yetişkin otizmliler çalışabilir ve kendi kendilerine yaşayabilirler. Zeka geriliği olanlar ve konuşamayanlar sürekli yardıma ihtiyaç duyarlar. Bunun yanı sıra üstün zekalı otizmliler, birçok alanda (resim yapma, müzik aleti çalma gibi) başarılı olabilir. Ancak sosyal becerileri her zaman sınırlıdır. 

    Çocuğunuzun davranışlarının diğer çocuklardan farklı olduğunu düşünüyorsanız, yukarıda saydığımız belirtilerden bazıları çocuğunuzda varsa hiç vakit kaybetmeden bir çocuk psikiyatristi ile görüşmelisiniz. Unutmayın otizmde erken tanı ve tedavi çok önemlidir.

    Değişiklikleri takip edebilmesi ve gerekli düzenlemeleri yapabilmesi için çocuğunuzu düzenli aralıklarla (yılda bir ya da iki kez) çocuk ruh hastalıkları uzmanına götürmelisiniz.

    3. Davranış Bozuklukları

    Disiplin sözcüğü latince “discipulus” sözcüğünden gelmektedir. Kelimenin kökü disco’dur ve öğrenme anlamını taşır. Türk toplumunda ceza ve sert tutumları akıllara getirmesine rağmen aslında bir işi kurallarına uygun bir şekilde yapmayı öğrenmek anlamına gelmektedir. Çocuklar disipline karşı 3 farklı tepki geliştirmektedir. Bu tepkiler savaşma, boyun eğme ve kaçma olarak sıralanabilir. Savaşma tepkisi kendi içinde kısır döngü(savaş tepkisine yönelik daha sert cezalar) oluştururken boyun eğme tepkisi özgüven eksikliğine(arkadaşlık ilişkilerinde bozulma), kaçma tepkisi ise çocuk ve ebeveyn ilişkisinde kopmalara sebep olmaktadır. Disipline karşı geliştirdiği tepkilerin sonucunda çocuklarda bazı davranış bozuklukları gözlemlenmektedir. 

    Erken çocukluk döneminden itibaren mizaç farklılıklarıyla (zor yatışan bebekler) başlayan, dürtüsel tarzda davranışlar ve akademik gelişim alanında  çocuğun yaşadığı güçlüklerle devam eden ve bilgisiz anne-baba denetiminin (bakım verenin sık değişimi, ihmal, istismar) yol açtığına dair araştırmaların yanında genetik aktarım (psikopatolojiye yatkınlık), anne- baba tutumları (katı fiziksel ceza, şiddet, tutarsız disiplin anlayışı) ve ebeveynde gözlenen psikolojik sorunlarının (depresyon, madde kullanımı) çocukta davranış bozukluklarının gelişmesine yol açtığı söylenmektedir.

    Davranış bozukluğu olan çocuklarda tırnak yeme, kıskançlık, çabuk üzülme, titreme nöbetleri, devamlı gerginlik hali, otoriteye karşı direnç, akran zorbalığı, okula karşı ilgisizlik- devamsızlık, mutsuzluk, dikkat eksikliği, huzursuzluk hali, hırsızlık, davranım bozuklukları, agresyon hali, öfke nöbetleri, kas seğirmeleri, yalan söyleme, kardeş kıskançlığı, karşıt gelme bozukluğu ve utangaçlık hali gözlemlenmektedir.

    Her çocuk yaramazlık yapar, yalan söyler, kavga eder, okuldan kaçar. Bütün çocuklar zaman zaman kurallara uymayı reddeder. Bunlar büyümenin ve olgunlaşmanın önemli bir adımıdır. Bu davranışları sertçe kısıtlamaktansa çocukta içselleşmiş sorumluluk duygusunu kazandırmak ve iç denetimini kontrol etmesini sağlamak çocuk için önemli bir fark yaratacaktır.

    Davranış bozukluğunun tedavisinde psikoterapi önemli bir müdahale aracıdır. Psikoterapi süreci boyunca, çocuğun davranışlarını gözlemleme, olumlu davranışını pekiştirme, kabul görmeyen davranışlarıyla ilgili net sınırlar oluşturma üzerine çalışılır. “Öfke” başta olmak üzere kendi duygularını tanıması, ifade etmesi, öfke duygusunu tetikleyen olaylar ve düşüncelerle bağ kurması amaçlanır.

    4.Karanlık Korkusu

    Korku, yetişkinler içinde küçük çocuklar içinde hayatımızın normal bir parçasıdır. Daha önce deneyimlemediğimiz bir şeyi deneyimlerken, bilmediğimiz bir şeyle karşı karşıya kaldığımızda veyahut köyü bir deneyim yaşadığımız zaman karşımıza çıkan bir duygudur. Bu duygu Çocuklarda daha sık görülür hemen hemen her gün bu duygu ile karşı karşıya kalırlar. Yapılan araştırmalara göre karanlık korkusu da genellikle Çocuklarda 2-3 yaş aralığında ortaya çıkıyor. Çocukların büyük bir çoğunluğu karanlıktan korkarlar. Karanlık çocukların psikolojik sağlığı üzerinde büyük etki bırakır. Bu durum ebeveynler tarafından dikkate alınmadığında ya da bu durum karşısında alaycı tavır sergilendiğinde çocuk çok fazla olumsuz düzeyde etkilenir. Ebeveynler Bu durumu geçici olarak görüp çok fazla önemsemeyebiliyorlar bu yüzden de çocukla fazla ilgilenilmeyip üzerinde durulmadığında çocukta bazı korku ve endişe halleri kalıcı hale gelebiliyor. Ebeveynler öncelikle çocuğunun korku ve endişelerini dikkate alıp küçümsemeyerek ya da üzerinde “Korkulacak bir durum yok çocuk musun, büyüdün artık korkma” diyerek baskı yapmadan çocuğun içinde bulunduğu korku ve baskıyı azaltmaya çalışmalıdır. Bu durum doğru yönetildiği zaman çocuğun zihinsel ve psikolojik olarak rahatlama haline gelmesini sağlayacaktır. 

    Ebeveynler çocuğun karanlık korkusunu nasıl yönetmeli:

    • Öncelikle çocuğunuzun korku ve endişelerini önemseyin

    • Onunla empati kurun ve onu anladığınızı hissettirin 

    • Onu küçümsemeyin ve alay etmeyin 

    • Onun neyden korktuğunu karanlık olduğunda neler hissettiğini konuşun

    •Yaşına uygun filmler izletin, oyunlar oynamasını sağlayın

    •Karanlıkta uyuması için onu zorlamayın

    • Geceleri korkup sizin yanınıza geldiğinde onu terslemeyin onun yatağına gidip onunla uyuyun uyunana kadar onunla kalın

    • En önemlisi bu süreçte sabırlı ve tutarlı davranın

     

    5. Ergenlik Bunalımı

    Ergenlik dönemi çocukluk ile yetişkinlik dönemi arasında kalan evredir. Bu evrenin en büyük ve önemli sorunu kimlik çatışmasıdır. Bu sorun ergeni duygusal, fiziksel ve psikolojik olarak etkiler. Ergenlik döneminde görülen boy, kilo gibi fiziksel değişimler ergenin olgunlaşması üzerinde en büyük faktördür. Görülen fiziksel değişimler ergenlerde memnuniyetsizlik, şaşkınlık, beğenmeme gibi duygulara sürükler. Ergenin yaşadığı bu değişikliklere uyum sağlaması için uzun bir zamanın geçmesi gerekir. Yaşanılan bu fiziksel değişim beden algısını ve tarzını etkiler. Bu noktada beden algısı ve tarzının olumlu yönde ilerleyebilmesi için destek alması gerekebilir. Ergenlik döneminde bağımsızlık duygusu artar Bu yüzden ebeveynlerinden bağımsız yaşama ihtiyacı içerisinde olurlar. Kendi bağımsızlıklarını kabul ettirmek için kurallar koyar, kendi sınırlarını çizmeye çalışırlar. Bu sebepten de aileden kopuş ve sosyal arkadaş çevresine ilgi ve yakınlık artar. Bilişsel olarak soyut düşünerek dünyayı, ailesini, arkadaşlarını ve kendini sorgulama içerisine girerler. Bu dönemde ani öfke patlamaları, duygusal yoğunluk gibi iniş çıkışlar yaşanabilir. Bunlar gibi birçok faktör kimlik çatışması içerisine girer ve zor bir dönemin geçmesine sebebiyet verir. 

    Ergenlik Döneminde Görülen Depresyon:

    Her ergeni etkileyebilecek bir durumdur fakat bazı ergenler depresyona daha yatkın olabilirler. Ağrılı geçen bu dönemde ergenin özgüveni düşebilir, yaşadığı deneyimler sonucunda öğrenilmiş çaresizliğe kapılıp stres faktörleri artabilir. Yaşadığı travmalar ergenin düşük sosyal benlik oluşturmasına sebep olarak depresyon oluşumunu tetikleyebilir. Peki ergenlikte Görülen bu depresyon belirtileri nelerdir göz atalım:

    •Kronik hale gelen duygu-durum bozukluğu 

    •Uygu düzeninin bozulması

    •Hayata karşı olumsuz hislerin oluşması 

    •Ani yükseliş ve inişler 

    •Umutsuzluk ve çaresizliğin görülmesi 

    •Yemek yeme davranışının değişmesi 

    •Eğitim hayatının etkilenmesi 

    •Öfkeli Davranışlarının sergilenmesi 

    •Alkol sigara gibi bağımlılık yapan maddelerin tüketilmesi 

    •Aile ve sosyal ilişkilerin olumsuz etkilenmesi 

    •İntihar gibi düşüncelerini oluşması 

    Bu gibi faktörler ergenin depresyonda olduğunu gösterebilir. 

    Bu belirtiler eğer ortalama 2 3 haftadır süreğen devam ediyorsa, aile ve okuldaki öğretmenlerle beraber ergenin bir uzman tarafından profesyonel bir destek alması sağlanmalıdır. Aileler bu durumu ciddiye almalıdır. Çocuğunun bu sürecini daha sağlıklı anlatmasını ve onunla empati kurması ergenin psikolojik sağlığı için önemli bir faktördür.

     

    6. Okul Başarısızlığı

    Ebeveynler her zaman çocuklarına karşı daha yüksek beklenti içinde hareket eder. Daha disiplinli, daha uyumlu ve daha başarılı çocuklar isterler. Ancak başarı veya başarısızlık göreceli kavramlardır ve farklı şekilde değerlendirmelere açık bir konudur.

    Akademik başarısızlık bireyin yaşı, ölçülen zekâ düzeyi ve eğitim düzeyi göz önüne alındığında diğer yaşıtlarından görece daha düşük düzeyde başarı elde etmesidir. Ancak gerek eğitim sistemimiz gerek okulların azlığı- sınıfların kalabalık olması gibi faktörler öğrencilerin bilişsel gelişiminin uygun şekilde temel oluşturup köklenmesine engel olmaktadır. 

    Okul başarısızlığının hem bireysel hem sosyal çevreden kaynaklı sebepleri bulunmaktadır. Çocukta tek bir neden okul başarısızlığı oluşturacağı gibi birden fazla neden aynı anda başarısızlık üzerinde etkili olabilir. Başarı her çocuk için farklı değerlendirilmesi gereken bir kavramdır. Okul başarısızlığını 3 önemli başlık altında toplayabiliriz. Bunlar:

    a) Ev ve Aile Ortamı: Ailenin çocuğa karşı gösterdiği tutum ve ev ortamı başarı konusunda en önemli faktörlerdendir. Çocuğa destekleyici ve sevgi dolu bir tutumla yaklaşmak özgüvenini geliştirecek ve çocuğun kendini göstermesini zemin hazırlayacaktır. Ancak bazen ebeveynler içselleştirdikleri bazı korkuları çocuklarına yansıtabilirler. Başarısızlık korkularını bastırmak için çocuklarının yüksek düzeyde başarı göstermesi gerektiğine dair yanlış inançlara sahip olabilirler. Çocuk erişemeyeceğini düşündüğü bu yüksek başarı seviyesine ulaşmaya çalışırken yıpranacaktır. Çocuk üzerinde kurulan baskı ve stresli ev ortamı beraberinde başarısızlığı getirmektedir. 

    b) Bireysel Özellikler: Çocuğa bağlı bilişsel, fiziksel ve duygusal olgunluk yetersizlikleri okul başarısını negatif yönde etkilemektedir. Çocuğun zeka düzeyinin kendi yaşıtlarına oranla düşük seviyede olması, öğrenme güçlüğü, depresyon, davranış bozuklukları, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna sahip olması, bedensel bir engelinin veya rahatsızlığının bulunması, görme- işitme kaybının olması, okula karşı yüksek korku- kaygı duyması, sosyal ortamdan kaynaklı motivasyon eksikliği gibi faktörler okul başarısızlığının bireysel özellikleri arasında gösterilebilir.  

    c) Okul ve Öğretmen: Öğretmenin sınıfa karşı takındığı tutum ve çocuğun okula yönelik beklentileri okul başarısızlığının önemli sebeplerinden biridir. Öğrencinin gelişimine inanan bir öğretmen çocuğun okula yönelik tutumunu olumlu yönde kullanacaktır.

     

    7. Sınav Kaygısı                                                      

    Sınav Kaygısı Nedir?

    Bir uyarıcı ile karşı karşıya gelme durumunda kişide bilişsel, bedensel ve duygusal değişiklerle kendini ortaya çıkaran uyarılma durumuna kaygı denir. Yaşamın her anında kaygı duymamıza neden olacak olaylar ile karşılaşırız. Yaşam sürecinin eğitim ve öğrenim hayatında ise kişiyi kaygılandıran temel unsur sınavlardır. Sınav kaygısı kişini akademik başarısını olumsuz yönde etkileyerek fizyolojik ve bilişsel belirtilerle birlikte kişinin öğrenim hayatını sekteye uğratan bir durumdur. Sınav kaygısı çocukluk dönemi deneyimleri ile başlamakla birlikte ileri yaş dönemlerinde de kendini gösterir. Stres ve sınav kaygısı öğrencilerde önemli bir sorundur. Bu duyulan kaygı durumu ile ilgili iki önemli bileşen vardır. Bu bileşenlerden biri olan bilişsel öğrencinin sınava karşı bakış açısında kendini özgüvensiz görme ve güvenememe durumudur. Emosyonel bileşen ise kaygılanma durumunun vermiş olduğu yoğunlukla birlikte kişide gelişen korku duyma, sinirlilik hali olarak tanımlanmaktadır. Bu duruma eşlik eden fizyolojik durumlarda (çarpıntı, terleme, bulantı) söz konusudur.

     

     

    SINAV KAYGISI BELİRTİLERİ 

    1. Zihinsel Belirtiler: Öğrencinin sınavdayken soruları anlamada ve dikkatini toplamada zorlanması ve aşırı unutkanlık durumu olarak ele alınır.
    2. Fizyolojik Belirtiler: Terleme ya da üşüme, baş ağrıları, kusma, kalp atışlarında hızlanma, nefes alış verişinin hızlanması gibi görülen fizyolojik belirtilerdir.
    3. Duygusal Belirtiler: Korku duyma, heyecanlanma, gergin ve sinirli olma, çaresizlik durumu gibi duygusal belirtilerdir.
    4. Davranışsal Belirtiler: Sınav kaygı belirtilerine eşlik eden sınavı bırakma ya da sınava girmeme gibi davranışsal belirtilerde görülür.

    SINAV KAYGISI NEDENLERİ

    Yapılan literatür taramalarında sınav kaygısını tetikleyici nitelikte bir çok nedenin olabileceği saptanmaktadır. Bu nedenlere bakıldığında öğrencideki özgüven eksikliğinin düşük olması ilk sırada yer almaktadır. Bununla birlikte ebeveyn tutumunun öğrencinin sınav başarısına yönelik yüksek beklentisinin olması, çevre tarafından olumsuz değerlendirme korkusu, görev ve sorumluluklardan kaçınma davranışı ve öğrencinin akranları ile kıyaslanması gibi nedenler sınav kaygısını tetikleyen nedenler arasındadır.

    SINAV KAYGISI SONUÇLARI 

    Sınav kaygısı öğrencinin duygusal, fizyolojik ve bilişsel olarak etkilemektedir. Bunlarla birlikte yaşanan bu kaygı çoğunlukla az veya çok patolojik belirtileri meydana getirmekte ve bu bozuklukların meydana gelişini kolaylaştırmaktadır. Bireyde genellikle görülen patolojik belirtiler ise depresyon, somatizasyon, uyku ve yeme bozukluklarıdır.

    SINAV KAYGISI İLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI 

    Sınav kaygısıyla başa çıkmada sistematik duyarsızlaştırma, stres aşısı ve gevşeme tekniklerinin önemli bir işlevi vardır. Bireyin kullandığı bu başa çıkma yollarının dışında, kişiye doğru ve derin nefes alma kuralları, progresif gevşeme tekniği öğretilebilir. Öğrencinin sınav ile ilgili düşünce biçimi pozitif yönde düzenlenebilir. Sınavın bir amaç değil bir araç olduğu düşüncesi kazandırılabilir. Öğrencinin ders çalışma sistemi düzenlenebilir. Anne ve baba tutumlarını düzenlemeye yönelik çalışmalar yapılabilir.

    Çocuklarda Bağlanma

    Çocuklarda Bağlanma-Bağlanma Teorisi Nedir?

    Bağlanma teorisinin kuramcısı John Bowlby’dir. Bowlby, bebeğin birincil bakım verenine karşı arzu ettiği yakınlığı kurması ve devam ettirmesi için gösterdiği her tür davranışı bağlanma davranışı olarak tanımlar.

    Bebek, ihtiyaçlarını karşılayan birincil bakım veren kişiye karşı duygusal bir bağ kurar. Bebeklik, çocuğun; fiziksel, bilişsel ve duygusal açıdan hızlı gelişim gösterdiği dönemdir. Yeni doğan bebek, yaşamını devam ettirebilmek için gereksinimlerini karşılayacak bir yetişkinin varlığına ihtiyaç duymaktadır. Çocuğun gelişiminin sağlıklı olarak devam edebilmesi için yalnızca fiziksel ihtiyaçlarının değil; aynı zamanda duygusal ihtiyaçlarının da karşılanması gerekmektedir. 

    Bakım veren kişi, bebeğe dokunarak onunla göz teması kurarak ve ihtiyaçlarını karşılayarak güvenli üs konumunu alır. Bu durumda da bebek etrafını anlamlandırır. Sığınabileceği bir güvenli evi olduğunu bilir. Bir bebeğin annesinin sesini duyunca ağlamayı kesmesi bağlanmaya verilebilecek en güzel örnektir.

    Çocuklarda Bağlanma Türleri Nelerdir?

    Bağlanma türlerini 4 başlıkta inceleyebiliriz.

    a- Güvenli Bağlanma Nedir?

    Güvenli bağlanma, çocuğun güvende ve iyi bakıldığını hissetmesi, ihtiyaçlarına karşı özenli ve duyarlı davranılması sonucu oluşur. 

    Güvenli bağlanan bebek, anne ile beraber olduğunda kaygı yaşamadan çevresini keşfetmeye başlar. Yanında anne olmadığında daha az stres belirtisi gösterip, tekrar geldiğinde kolayca yatışır. Bağlandıkları kişiye karşı güvenir ve kendini güvende hisseder.

    Güvenli bağlanma stilini deneyimleyen çocuklar yetişkinlik döneminde güven temelli romantik ilişkiler yaşayabilirler. Olumlu benlik algısına sahip, başkalarının onayına daha az gereksinim duyan, uzun süreli ilişkileri sürdürebilen ve özerk kalmayı başarabilen bireyler olurlar.

    Güvenli bağlanma stiline sahip olan çocuk nasıl davranır?

    Çocuk bakım veren kişiyi güven temelli olarak kabul eder.

    Bakım veren kişiden ayrıldığında teselli edilebilir.

    Bakım veren kişiye yapışma durumu daha az olur.

    Yalnız kaldıktan sonra bakım veren kişi ile karşılaştığında olumlu karşılar, reddetmez.

    Bir yabancıya karşı bakım vereni tercih eder.

    b- Güvensiz Kaçınmacı Bağlanma Nedir?

    Ebeveyn bazen çocuğunun gereksinimlerini kabul etmekte ve cevap vermekte zorlanıyor olabilirler. Ebeveyn, çocuklarına karşı uzak, soğuk ve tepkisizdir. Çocuğunu rahatlatmıyorsa, beklentilerine ve isteklerine cevap vermiyor ise güvensiz kaçınmacı bağlanmaya yol açar.

    Yetişkinliklerinde yakın ilişkiler ve çok fazla samimiyet onlara boğucu gelir ve bağımsızlığına tehdit olarak algılarlar. Kendisine ayıracak daha çok zamana ihtiyaç duyar ve bağlanmaya karşı koyabilirler. Yakın ilişkiler kurmada sorun yaşayabilir.

     

    Güvensiz kaçınmacı bağlanma stiline sahip olan çocuk nasıl davranır?

    Çocuk bakım veren kişi ile temastan kaçınır.

    Bakım veren kişi yanından ayrılıp tekrar geldiğinde ondan uzak durur.

    Temas kurmaya karşı direnç gösterir. Ama aynı zamanda temas arayışı içindedir.

    Bakım veren kişiye de yabancıya da aynı şekilde davranır.

    c- Güvensiz Dirençsiz Bağlanma Nedir?

    Bu bağlanma stiline sahip olan çocukta hem bakım verenine karşı ilgi hem de direnç gözlemlenebilir. Çocukla, bakım veren kişi tarafından tutarsız bir şekilde ilgilenilmiştir. Bazen ihtiyaçları karşılanırken bazen de yeterli zamanda ihtiyaçları karşılanamamıştır. Bu durumda da çocuk tedirgin olur. Bakım veren kişi yanında olunca tam olarak rahat olamayabilir.

    Yetişkinliklerinde de ilişkilerinde tedirgin, güvensiz, soğuk ve duyarsız olabilirler. Diğer kişilere yakınlaşmada isteksizlik duyabilirler.

    Güvensiz dirençsiz bağlanma stiline sahip olan çocuk nasıl davranır?

    Bakım veren kişiden ayrılık yaşadığında huysuzlanır.

    Bakım veren kişi geri döndüğünde sakinleşmez.

    Hem temas arar hem de temastan kaçınır.

    Bakım veren kişi yanından ayrıldığı ve tekrar geri döndüğünde kızgınlık davranışları gösterebilir.

    Yabancı kişinin temas ve rahatlama girişimine karşı direnç gösterir.

    d- Güvensiz Dağınık Bağlanma Nedir?

    Bakım verenin yanındayken bebek şaşkın ve korkuludur. Bu durum bakım veren ile bebek arasında tatmin edilmeyen bir ilişki olduğunun göstergesidir. Bu bağlanmaya sahip olan çocuklar bakım veren kişi tarafından hem korkutulmuş hem de sakinleştirilmiş çocuklardır. 

    Güvensiz dağınık bağlanma stiline sahip olan çocuk nasıl davranır?

    Endişeli davranışlar sergilerler.

    Yakın arayışının ardından sakınma davranışı gösterirler.

    Bakım veren kişiye doğru ilerlerken başka yönlere bakabilir.

     

    Bağlanma Neden Önemlidir?

    Bakım veren kişi ile bebeğin kurduğu ilişki ve bebeğe dokunduğu bu dönem çocuğun beyin gelişiminin gerçekleştiği dönemdir.

    Bakım veren ile bebek arasında kurulan bağın şekli bebeklik ve yetişkinlik döneminde önem taşımaktadır. Bu dönemde kurulan anne (bakım veren) ve bebek arasındaki ilişkinin niteliği, bebeğin yetişkinlik ve ergenlikteki romantik ilişkileri için bir örnek oluşturur.

    Bebek kendini rahat ve güvende hissettiğinde algılama ve öğrenme becerilerini tam anlamıyla geliştirebilecek ve kullanabilecektir.

    Bakım veren kişi (anne ya da bir başkası), bebeğin ifade ettiği duyguları söze döker ve bebek duygularını tanır. Bu şekilde duygularının ifade edilişini öğrenir, zihninde duygu ve davranışı eşleştirir.

     

    Güvenli Bağlanmayı Destekleyecek Öneriler

    Doğduğu andan itibaren bebek ile iletişim kurarken gözlerinin içine bakmak, bebek ile bakım veren (ebeveyn) arasındaki bağı kuvvetlendirir.

    İlk zamanlarda bebek bakım veren kişiden uzun dönem ayrı kalmamalıdır.

    Çocuğa bakım veren kişiler sık sık değiştirilmemelidir.

    Çocuğunuzu ayrılıklara hazırlamalısınız. İşe gideceğiniz zaman kaçarak evden çıkmak güvensizlik duygusunu pekiştirir. Bu durumu çocuğa anlatmalısınız, vedalaşarak evden çıkmalısınız. 

    Bebek ile fiziksel temas kurma güvenli bağlanma açısından önemlidir.

    Bebeğin duygularına uygun şekilde karşılık vermeli ve ulaşılabilir olmalısınız. Bebeğin korktuğunda ve üzüldüğünde olduğu gibi olumlu duygular yaşadığında da anne-babasının (bakım verenin) dikkatini alabileceğini bilmesi gerekir.

    Mama yedirme, oyun oynama, bez değiştirme gibi etkiler de son derece önemlidir.

     

    Aile ve Çift Danışmanlığı Nedir?

    Aile Danışmanlığı; aile içinde yaşanan kişilerin yaşadıkları ilişki, iletişim ya da sorun çözme problemleri yaşamaları, evlilik öncesi ve evlilik sonrası sorunlar, ayrılık ya da boşanma sırasında çocuk ve aile ile ilgili yaşanan sorunların çözümlenmesinde rehber olan danışmanlık hizmetidir. Sadece çekirdek aile değil geniş aile ile de yaşanılan sorunların (çocuğun bakımı, eşlerin geniş aile içerisinde kabul görmemesi, eşlerin ailelerinin karşılıklı problemleri, geniş ailenin eşlerin evlilik yaşantısına müdahale etmesi, evlilik öncesinde geniş aile içinde yaşanan çatışmalar vb.) çözümlenmesinde başvurulabilecek bir hizmettir. 

    Çift Danışmanlığı; çiftlerin yaşadığı problemlere tek başlarına çözüm bulamamalarının, iletişim sorunlarının, girdikleri kısır döngülerin bir uzman desteği ile gün yüzüne çıkarılıp anlamlandırmalarına, yorumlamaların ve çözümlemelerine rehber olan bir süreçtir. Her çiftin dinamiği farklıdır, bu dinamiğin uzman tarafından keşfedilip onlara uygun bir süreç belirler. 

    Çift Danışmanlığı sürecinde iletişim, empati, etkin dinleme gibi konularda psikoeğitime yer verilmektedir. Çiftlerin yaşadıkları problemleri farklı açılardan görmelerini ve sorun odaklı değil çözüm odaklı olma becerilerinin kazandırılmasını amaçlar.

    Aile ve Çift Danışmanlığına sadece problemlerin çözümünü aramak için değil, aile içi dinamiğinin arttırılması, iletişimin güçlendirilmesi, çiftlerin sağlıklı bir evliliğe başlaması ya da sağlıklı bir ayrılık-boşanma sürecinin geçirilmesi için de başvurulabilir. 

     

    Kişilerarası İlişki / İletişim Problemleri

    İnsanlar yaratılış gereği sosyal varlıklardır. Bu sosyalleşmeyi sözlü ve sözsüz iletişim yoluyla gerçekleştirirler. Karşımızdaki kişiye düşüncelerimizi ve hissettiklerimizi aktarma ihtiyacı hissederiz. Aktarmak istediğimiz şeyi, karşımızdakinin ne kadar iyi anladığına bakmak önemlidir. İletişim, karşılıklı etkileşimin olduğu bir süreçtir. 

    Kişilerarası iletişimde iletilmek istenen mesaj, bu mesajı alan kişi tarafından belli bir biçimde algılanır ve bu algılamanın neticesinde karşıdaki kişi olumlu ya da olumsuz bir dönüt verir. Bu dönüte ‘geribildirim’ adı verilir. Bu geribildirim bir düşünce, duygu ya da davranış olabilir. İletişim yani karşılıklı etkileşim, dairesel bir mesaj alışverişi oluşturarak dinamik bir süreci temsil eder. İletişim esnasında karşımızdakinin mesajını dinleme yoluyla alır, buna dönüt veririz. Aynı zamanda biz de mesaj vererek karşındakinden geri bildirim bekleriz. Etkili iletişim gerçekleştirebilmek kendini ifade etmek açısından önemlidir. Etkili iletişimin birçok unsuru vardır. Bu unsurların eksikliğe uğraması halinde iletişim kesintiye uğrar. İletişim, kültür, konuşulan yer, konuşulan dil gibi unsurlarla sağlanır. Fakat bunun gibi dışsal faktörlerin yanında, kişisel özellikler ve tutumlar da iletişimin temel yapısını oluşturur. İletişim becerilerini geliştirmek, bireyin toplumdaki yeri, kendini ifade biçimi üzerinde önemlidir. İnsanların bir grubu aşırı çekingen olabilir, bir kısmı fazlaca alıngan ya da saldırgan olabilir. Bu iki uçluluk yerine ortadaki dengeli sağlıklı iletişim biçimi geliştirmek gerekir. Bu biçim; kişinin kendi sınır ve haklarını koruyarak karşısındakinin de sınır ve haklarına saygılı olmak kaydıyla kişilerarası iletişimi kapsar.

    İletişim ilk olarak ailede başlar ve öğrenilmiş davranış kalıpları sonucunda şekil alır. Aşırı baskıcı ailelerde ve cezayla büyütülmüş çocuklarda iletişim bozukluklarının temelini oluşturabilir. Yine iletişimlerdeki en büyük sorunlardan biri de anlaşılmamak ve bu anlaşılmama sonucu ortaya çıkan saldırganlık davranışıdır. Kişi düşüncelerine saygı duyulmadığını düşünerek iletişime kapalı olabilir. Yine aynı şekilde, kişi anlaşılmayacağını ve saygı görmeyeceğini düşünerek; şiddetli tartışmamak adına sorunları çözmek yerine susma yoluna giderek iletişime kapalı olabilir. Koruyucu ailelerce bağlanma sorunları yaşayan çocuklarda da iletişim kopukluğu, kendini ifade edememe sıklıkla görülür.

    İletişim sorunlarında insanın birbirini anlamasını engelleyen en önemli etkenlerden biri de, savunucu iletişimdir. Yanlış edinilmiş davranış kalıpları sonucu kişi, kendini korumak adına yapılan eleştirileri bir saldırı olarak kabul eder. Bu benlik bilincini korumak adına, tetikte bekler ve kendini sürekli savunma özelliği kişide belirir. Savunma iletişimde kopukluğa sebep olabilir. Çünkü kişi savunma yapmaya çalışırken iletilen mesajı almak yerine; kendini haklı çıkarmanın yollarına odaklanır.

    Çekingen insanların iletişiminin gerçekleşmesi için, güvenli ortamın oluşması şarttır. Etkili iletişimde, güven ortamının oluşması, duygusal ve düşünsel yönünden kendini ifade etmek, karşındakiyle güçlü empati kurabilmek, rol yapmadan rahatça mesajları karşıdakine anlatmak gerekir. Yine etkin bir dinleme yaparak karşındakinin duygularını ve düşüncelerini iyi anlamlandırmak ve buna uygun dönütler vermek kıymetlidir.

    Aşağılanma, hor görüleceğini düşünmek, konuşmayla ilgili olumsuz örnekler deneyimlemek ya da gözlemlemek, kültürel ögeler sonucu yok sayılmak, demokratik aile yaşantısında olmamak, özgüven eksikliği, eğitim farklılıkları, kendini ifade etmek yerine susmanın daha iyi olacağını düşünen otoriter toplum yapısı, çocukken merakın giderilmemesi ve bunun kötü bir şeymiş gibi anlatılması; etkili iletişimi ketleyerek; bağımsız ve özgüvenli kişiler oluşmasını engeller.

     

    Yetişkinlerde Bağlanma

    Yetişkinlerde bağlanma bozukluğu, başkalarıyla samimi, sevgi dolu bağlar kuramayan birinin duygusal bozukluğunu tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bu bozukluk ya yakın ilişkilerin reddi ya da yakın ilişkilere sürekli talep olarak kendini gösterir. Yetişkinlerdeki bağlanma bozukluğunun birçok işareti başka durumlarda, örneğin borderline (sınır) kişilik bozukluğunda bulunan işaretlerle örtüşür. Samimiyetten kaçınan veya onu reddeden bağlanma bozukluğunun işaretleri arasında başkalarını aşırı eleştirme, tartışmacı davranış ve başkalarında öfkeyi kışkırtma bulunur. Bağlanma bozukluğu şiddetli ilişki ihtiyacıysa işaretler sahiplenmecilik, kıskançlık ve partnere aşırı bağlanmayı içerir.

    Her türlü sevgi dolu ilişki olasılığını sürekli engelleyen davranış şekilleri yetişkinlerde bağlanma bozukluğunu gösterebilir. Bu davranışlar genelde yakınlığı önlemek için kişisel korunma mekanizmalarıdır. Spektrumun diğer tarafında, bir ilişki için baskın bir istek duyan kişinin bağlanma bozukluğu varmış gibi görünmeyebilir. Ama bu tür bir bozukluktan mustarip birisi bağlılıkları güvensizliğe karşı koymak için kullanıyordur ve bu kişilerin birçoğu sürekli yakınlık taleplerinin sonucu olarak partnerlerini kaybetme riskini alıyordur.

    Dört ayrı bağlanma tarzı vardır: güvenli, korkulu-kaçınmalı, önemsemez-kaçınmalı ve kaygılı-dalgın. Bu tarzlardan ikisi, korkulu-kaçınmalı ve kaygılı-dalgın yetişkinlerde bağlanma bozukluğu olarak düşünülür. Korkulu-kaçınmalı olan kişiler ilişkilerden korkarlar ve soğuk, kayıtsız ve uzak davranarak kendilerini uzaklaştırırlar. Başkalarını uzaklaştırmak için tasarlanmış yıkıcı davranışlara girişirler. Kaygılı-dalgın olan kişiler partnerlerinden sürekli güvence talep ederler, partnerlerine kişisel alan tanımak istemezler ve durmadan partnerlerinin sadakatini sorgulayabilirler.

    Teoride, bu güvenli ilişkilere girebilme becerisi çocukluk olaylarından kaynaklanır. İstismar edilen, terk edilen veya duygusal olarak uzak anne babaları olan çocuklar sağlıklı ilişki kurma sorunları yaşayarak büyüyebilirler. Arka arkaya koruyucu ailelerde yetiştirilen veya bir akrabadan başka akrabaya gönderilen bir çocuk, yetişkin olduğunda bir partnerin kalıcılığına güvenme ve inanma konusunda sorunlar yaşadığını keşfedebilir. Bağlanma sorunu olan yetişkinler, bağlanma sorunu olan yetişkinler yetiştirme riskine sahiptir.

    Yetişkinlerde bağlanma sorununun tedavisi terapiyi ve bir psikiyatrla seansları kapsar. Genelde, terapi hem grup hem de bireysel rehberliği içerir. Terapistler, hastaların çocukluklarındaki travmatik olayları etraflıca ele alabilmeleri için rol yapma yöntemini kullanabilir. Hastanın bir partneri varsa partnerin de rehberlik seanslarına katılması istenebilir.

     

    Bağlanma Problemi

    İlişkisel travmaya eksik ilgi gibi güvenilen bir şahıs tarafından ihmal edilmek, fiziksel, bedensen ya da psikolojik şiddete uğramak, sözlü/cinsel istismara  maruz kalmak da dahildir. Depresif, kaygılı, kişilik bozukluğu (şizofreni, borderline, narsist v.b.), bağımlılık problemi olan bozuk aile yapısının içinde büyümek bir çocuğun gelecekte ilişkisel travma adayı olmasını besleyen nedenler arasındadır.

     

    Bağlanma problemi yaşayan yetişkinler genel anlamda kendileri ile ilgili olumlu algı oluşturmada, sağlıklı zihinsel süreçler yürütmede ve bir başka birey ile ilişkide olma ile ilgili olumlu deneyimlemelerden kopuk olur. Bu problemin kökeni bebeklik, küçük yaş dönemi travmalarından gelir. Temel insani ihtiyaç olan korunma hissinin, güvenin eksikliği bağlanma sorunlarına sebebiyet verebilmektedir.

    Erken yaşta yaşanan ilişkisel travmalar yetişkinlik hayatına taşındığında psikopatolojik, işlevsel olmayan düşünce, duygu, davranış sergileme şeklinde kendini belli edebilir.

    Çoğu kaynak bağlanma türünü 4’e ayırmaktadır.

    Güvenli Bağlanma

    Kaçıngan Bağlanma

    Kararsız Bağlanma

    Karışık Bağlanma

     

    Güvenli Bağlanma

    Güvenli bağlanma ilişkilerdeki sınırın algılanmasına ve benlik hissinin gelişimine yardımcıdır. Bebek iç ve dış dünyayı uyumlu bir şekilde özümsemeyi deneyimler. Stres ve kaygı uyandırıcı durum karşısında güvende hissetmek için bakım veren kişiye gitme ve onu yanında hissetme isteği duyar. Bebeğin başkaları ile bağlantı kurup keşif dünyasına girmesini sağlayan içsel bir iyilik duygusu vardır.

    Güvenli bağlanma ana bakım veren kişinin tutarlı, uyumlu ve yeterince iyi olması ile gelişebilen bir ilişki biçimidir.

    Bakım verenin kendi duygusal durumunu yönetebilmesi önemlidir; böylece bebek, tekrarlanan sebep ve sonuç deneyimlerinden şunu öğrenebilir: “Eğer ararsam geleceğini biliyorum”, “İhtiyacım olursa biliyorum, ihtiyaçlarım karşılanacak ”,“ Eğer acıkırsam beni beslersin ”.

    Bakıcı bebek ile uyumlandığında, bebeğin ihtiyaçlarını hisleri doğrultusunda anlar ve göz teması, ses tonu, temas ile giderir. Bakım verenin duyguları, davranışı ve sözcükleri uyumlu ise bu bebeğe oldukça güvende olduğu hissini verir. Kişinin mükemmel olmasına gerek yoktur “yeterince iyi” olması bebek için yeterlidir.

    Kaçıngan Bağlanma

    Bu bağlanma türünde bakım veren sürekli olarak duygusal bakımdan değişken, çocuğun ihtiyacına yanıt vermeyen ve red edicidir. Bebek ilişkinin duygusal kısmında eksiklik hisseder. Bebek, çaresizlik, utanç hisleri ile kalır ve duygularını ifade etme becerisinde azalma görülür. Çocuk bakım veren kişinin yakınlığına ve duygusal bağlantısına kendisini kapatarak bu duruma adapte olur.

     

    Bebek hislere kendisini kapatacaktır, kendisine bakabilmek için izole olacaktır ve ileriki dönemde akranları ile birlikteyken öfke patlamaları yaşayabilir.

    Kararsız Bağlanma

    Kararsız bağlanmada bebek bakım vericinin iletişimini tutarsız, davranışlarını güvensiz algılar. Bebek uyum ve bağlanma için bakım veren kişiye güvenemez. Bakım verene güvenip güvenmeme konusunda yaşadığı ikilemden dolayı bebek kaygı duygusu geliştirir. Bu güvensizliğin yerleşmesi ile bebek ileriki yaşlarında bu duyguyu dünyaya karşı hissetmeye başlayabilir. Dünyanın tehlikeli ve netliği olmayan bir yer algısı ile büyür. Duygusal bakımdan başkalarına yanıt verebilirler ancak stres anlarında kendilerini izole edebilirler. İlerleyen yaşlarda ilişkilerde fazlasıyla bağımlı olup kendi kendilerini sakinleştirmekte güçlük çekerler.

    Karışık Bağlanma

    Bu bağlanma biçiminde bağlanma ihtiyaçlarının karşılanmadığını, bakım veren kişinin olumsuz davranışlarından dolayı bebekte korku duygusu geliştiği görülür. Ana bakıcının davranışları kaotik, ürkütücü ve ezici gelir bebeğe. Bakım verenin kendisi karışıklığın alarmı haline gelir. Bu durum bebek için karmaşıktır çünkü doğası gereği bağlı olduğu ebeveyni onu stresli anda sakinleştirmesi gerekirken ebeveyn stres kaynağının kendisi olmuştur. Bebek için oldukça kafa karıştırıcıdır. Bu bağlanma türü istismarın olduğu evlerde sık rastlanır.

    Yetişkinlerde Bağlanma Sorunu Olmasının Riskleri

    Yetişkinlerde bağlanma sorunu hayatın genelinde zayıf uyumlanma olarak gözlemlenir. Aynı zamanda düşük özgüven, kişisel olarak kendini destekleyici bir tutumda olamama, kaliteli bir yaşam sürme becerisinde düşüklük fark edilir. Özellikte ilişkisel travmalar çalışılmadığında.

    Bağlanma probleminde en göze çarpan ve riskli olan nokta başkaları ile olan ilişkilerdir. Hayata geldiğimizde ilk kurduğumuz ilişki, bağlantı gelecekteki ilişkiler üzerinde önemli bir rol oynar. Bebek, bakım veren kişi ile sağlıklı bağ kuramadığında ileriki yaş ve yetişkinlik hayatında sosyal, romantik alanda ilişki kurmakta ya da kurulan ilişkiyi korumakta güçlük çeker.

    Bağlanma Probleminin İşaretleri

    Bu alanda güçlük yaşayan bireylerin kimi zaman başka psikolojik rahatsızlıklar deneyimlediği gözlemlenmiştir. Kaygı bozuklukları, depresyon, disosiyatif kişilik bozukluğu gibi.

    Bazı davranışların yanı sıra içsel deneyimler, duygular yetişkinlerde bağlanma problemi olduğunu gösterebilir. Bu belirti ve semptomlar şunları içerir:

    izole hissetme

    bağlantı kurmaktan kaçınma

    romantik ya da başka önemli ilişki biçimlerini oluşturmada/sürdürmede güçlük

    sevgi gösterememe

    yoğun ihtiyaca rağmen sevgiyi kabul etmeye ve vermeye direnç

    kontrol sorunları

    öfke sorunları

    dürtüsellik

    güvensizlik duygusu

    duyguları tam hissetmede güçlük

    yalnızlık ve boşluk hissi

    aidiyetlik duygusunun eksikliği

     

    Bağlanma Probleminin Tedavisi

    Bu problemin varlığı oldukça yorucu, tüketici ve yalnız hissettirebilir fakat tedavisi mümkün. Ömür boyu bu şekilde yaşamak zorunda değilsiniz. İlişkilerde alınan yaralar yine ilişkilerle iyileşir. Terapi süreci ve terapi odasında kuracağınız yeni ilişki farklı bağlanma stiline geçmenize yardımcı olabilir.

    Bağlanma odaklı EMDR Terapisi Laurel Parnell tarafından geliştirilerek geleneksel EMDR Terapisi ile harmanlamıştır. Eşsiz olduğu nokta ise çocuğun ilk yıllarında bakım veren kişinin bağlanma stilinin ve tutumunun çocuğun gelecekte geliştirebileceği semptomlar üzerinde etkili olduğunu kanıtlamasıdır.

     

    Depresyon

    Bireyin yaşam standartlarını düşüren; duygu, düşünce ve davranışlarını değiştiren bir duygudurum bozukluğudur. 

     

     Depresyona sahip olan bireyin iştah durumu ve uyku düzeni gibi önemli günlük rutinleri büyük ölçüde değişebilir. Birey, kendinde yapması gereken aktiviteleri gerçekleştirecek enerjiyi bir türlü bulamaz ve bu süreçten önce keyif aldığı aktivitelerden keyif almamaya başlayabilir; kişide yoğun bir isteksizlik durumu ve odaklanma sorunu görülebilir. Kendini çok değersiz ve yetersiz hissetmeye başlayabilir. Hayata, kendine, başkalarına ve geleceğe dair olumsuz düşünceler içerisine girebilir ve olumlu duygulardan çok olumsuz duyguları hissetmeye başlayabilir. Bu duygu değişimi ile birlikte davranışlar da değişir ve kişinin yaşamsal işlevselliği büyük ölçüde etkilenmeye başlar. 

     

     Depresyon, en sık karşılaşılan ruhsal bozukluklardan birisidir. Depresyonun görülmesinde madde kullanımı, erken çocukluk döneminde yaşanan problem ve kayıplar, çevre veya statü değişiklikleri, ekonomik problemler, stres durumları, çevredeki insanlarla olumsuz ilişkiler, beklenmeyen maddi veya manevi kayıplar, eşlik eden kaygı bozuklukları gibi birçok sebep olabileceği gibi genetik yatkınlıktan da söz edilebilir.

     

     Yapılan araştırmalara göre depresyon, çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve yaşlılıkta, yani her gelişim döneminde görülebilir. Erken yetişkinlik ve orta yaş döneminde daha sık ortaya çıkan depresyon, kadınlarda daha çok görülmektedir. 

     

     Kayıp yaşayan, şiddete, ihmale veya istismara maruz kalan, ciddi hastalık süreci geçiren, hayatında kardeşe sahip olmak veya ebeveynlerinin boşanması gibi önemli değişiklikler yaşayan, çevresinde/okulunda akranları veya otoriteler tarafından olumsuz deneyimler yaşayan çocuklarda depresyon görülme oranı oldukça artmaktadır. Çocukluktaki depresyon kendini sürekli bir sinirlilik hali, yoğun üzüntü veya sürekli ağlama, akranlarıyla vakit geçirmek istememe, okula gitmek istememe, ayrılma kaygısı, sebebi olmayan bedensel rahatsızlıklar ile gösterebilir.

     

     Çocukluk dönemini sorunlu geçiren, arkadaş, aile veya partneri ile ilişkilerde sorun yaşayan, maddi manevi kayıplar yaşayan, hayata ve geleceğe dair büyük stres yaşayan, otoriteler tarafından baskılanan, kendisinin yaşıtlarından daha yetersiz olduğunu düşünen, yaşıtları tarafından zorbalığa uğrayan, ekonomik problemler yaşayan, şiddet, ihmal ve istismara maruz kalmış ergenlerde depresyon görülme sıklığı artmaktadır.

     

     Erken ve ileri süreçleri de dahil olmak üzere yetişkinlikte görülen depresyonda, ergenlikte görülen depresyondaki sebeplere benzer sıkıntılar olabileceği gibi aynı zamanda, gelecek kaygısı, ekonomik problemler, kişinin kendisini, hayatını, çevresini veya statüsünü nasıl algıladığı, yaş alma düşüncesi, ölüm korkusu, hayata ve kendisine dair olumsuz düşünceler de rol oynar.

     

    Hormon değişimleri ve tiroid hastalıkları da depresyonda rol oynadığından tanı koyulmadan önce bu durumlar muhakkak incelenmelidir.

     

    Depresyonun majör depresyon, perinatal (doğum sonrası) depresyon, premenstüral depresyon, mevsimsel depresyon, madde ile ilişkili depresyon, süregiden depresyon, yıkıcı duygudurum düzensizliği gibi türleri vardır.

     

    Depresyonun en genel belirtileri,

     

    • Çökkün duygudurum
    • Zevk alamama
    • Cinsel istekte değişimler
    • Enerjinin az olması
    • Değersizlik, suçluluk düşünceleri
    • Sinirlilik hali
    • Uyku düzeninde önemli bozulma
    • İştah durumunda önemli değişme
    • Kilo durumunda önemli değişme
    • Yavaşlama
    • Kararsızlık, odaklanma sorunları 
    • İntihar düşünceleri’ dir.

     

    Kişinin tüm işlevselliğini etkilediği ve intihar riski barındırdığı için uzman desteği alınması gereken bir durumdur. 

     

    Depresyonun türleri, tedavisi ve terapi süreci için daha fazla bilgi almak için bize ulaşabilirsiniz.

    Kaygı Bozukluğu

    Diğer adıyla Anksiyete normal düzeyde sağlıklı olan, kişinin daha doğru ve daha hızlı karar vermesini sağlayan, kişiyi tehlikelere karşı koruyan ve uyaran sağlıklı endişelerin hayatı olumsuz bir şekilde etkileyecek noktaya gelmesi ve aşırı olması durumudur. 

    Kişi sürekli olarak günlük yaşamını etkileyecek bir korku, endişe içerisindedir ve bu durum kendini kontrol etmek istese de başarılı olamayacağı şekilde yoğun deneyimlenebilir.

    Kaygı bozukluğu her gelişim dönemi ve her yaşta görülebilir, genetiğin rolünden de söz edilebilir. Yapılan araştırmalar, kadınlarda erkeklerden daha fazla görüldüğünü belirtmiştir. 

    Nedenleri tam anlamıyla belirlenememiş olan kaygı bozukluğunun görülme sıklığı, erken çocukluk döneminde baskı ile büyütülmüş, çok fazla olumsuz eleştiri almış, ciddi sağlık problemleri ve travmalar yaşamış, ihmal, istismara maruz kalmış kişilerde artabilmektedir.

    Yalnızca çocukluk döneminde değil, ergenlik ve yetişkinlikte de çevresinde veya kendisinde ciddi sağlık sorunları ile uğraşan, travmalara, istismara maruz kalan, ekonomik sıkıntılar yaşayan, olumsuz ciddi deneyimler yaşayan, ağır kayıplar deneyimleyen, özgüven eksikliği olan, ağır stres ve baskı altında olan, kaygı bozukluğunu besleyen depresyon gibi başka ruhsal bozukluklara sahip olan kişilerde de kaygı bozukluğu görülme sıklığı artabilmektedir.

    Kaygı bozukluğu yaşayan kişi, çok huzursuz, bunalmış, yorulmuş, tetikte, panik halinde ve sinirli hissedip odaklanmada sorunlar yaşıyor olabilir. Kişi, nefesinin ciğerlerine yetmediğini, içinden sürekli kötü bir şey olacağına dair düşünceler geçtiğini belirtebilir. Ağız kuruluğu, normalden daha fazla terleme, ellerde, ayaklarda, bazen başta titreme, kas gerilmesi, mide ve bağırsak problemleri, uyku sorunları görülebilir.

    Kişi, kendisine sıkıntı veren bu ortam ve durumlardan uzaklaşmak, kaçmak ister. Uzaklaşmaya imkan bulamadığı durumlarda da, zihni yalnızca kaygısı ve o ortamdan uzaklaşabilme düşüncesi ile meşgul olur. Bu hal, kişinin günlük yaşamını, iyi olma halini ve işlevselliğini oldukça etkilemektedir.

    Kaygı bozukluğu durumunda bir uzman yardımı almak çok önemlidir. Kişinin kaygı bozukluğunun şiddeti, yoğunluğu ve türüne göre birlikte bir tedavi planı oluşturulup tedavi sürecine başlanır.

     

    Panik Atak 

    Panik atak kısaca tanımlanırsa; birden ortaya çıkan, şimşek çakması gibi beklenmedik bir şekilde ve zamanda sizi dehşete düşüren ataklardır.

    Panik atak gerçek bir tehlike veya görünürde belirgin bir neden olmamasına rağmen şiddetli fiziksel belirtilerle kendini gösteren yoğun korku atağıdır. Panik atak anı çok korkutucudur, kişi kalp krizi geçirdiğini veya öleceğini düşünebilir. Bir çok insan hayatları boyunca bir ya da iki kez panik atak geçirebilir. Ancak panik ataklar sürekli tekrarlıyorsa panik bozukluğundan bahsedilir.

    Yapılan araştırmalara göre her 100 insandan ortalama 22’si hayatlarında en az bir kez panik atak yaşamaktadır. Psikiyatrik bir rahatsızlık olarak tanımlanması için bu atakların tekrar etmesi gerekmektedir. 

    Bu ataklar sırasında başınız döner, kalbiniz hızla çarpar ve parmaklarınız uyuşur. Panik durumunda kendinize ölmek, boğulmak, bayılmak, kontrolü kaybetmek ya da çıldırmak üzere olduğunuz olduğunuz gibi şeyler söylersiniz.

    Belirtileri nelerdir?

    Panik atak, sempatik sinir sistemini tetikleyici etki gösteren bir durumdur. Bu tetiklenme sonrasında vücutta genelde tehlikeli bir durumla karşılaşılma sonrasında ortaya çıkan “savaş ya da kaç” tepkisi meydana gelebilir. Herhangi bir uyarıcı belirti olmadan meydana gelen panik atak, başlangıcı sonrası yaklaşık olarak 10 dakika içerisinde yükselerek doruk noktasına ulaşır.

    Atağın yükselişi sırasında çeşitli belirti ve bulgular kişinin panik hissine eşlik edebilir:

    Göğüs ağrısı

    Yutkunma güçlüğü

    Nefes alma problemleri

    Nefes darlığı

    Çok hızlı nefes alıp verme

    Kalp atışının hızlanması

    Bayılacak gibi hissetme

    Sıcak basması

    Üşüme, titreme

    Terleme

    Bulantı

    Karın ağrısı

    Vücudun çeşitli bölgelerinde karıncalanma ya da uyuşma hissedilmesi

    Ölüme yakın olma hissi

    Gerçeklikten kopma (derealizasyon)

    Kendinden kopma (depersonlizasyon)

    Panik bozukluğua dair belirtiler genellikle erken erişkinlik dönemindeki 25 yaş civarı bireylerde ortaya çıkma eğilimindedir. Tipik olarak ataklar 10 ile 20 dakika arasında sürme eğilimindedir ancak bazı uç vakalarda bu süre 60 dakikayı bulabilir. Panik atağı herkes farklı şekilde deneyimleyebilir ve belirtiler bu nedenle oldukça çeşitlidir.

    Bazı kişilerde atak sonrasında yeni bir atağın meydana gelmesine karşı aşırı derecede bir korku ve endişe hissi oluşabilir. Bu hisler panik bozukluk gelişimine dair uyarıcı özellik gösterebilir.

    Panik atak yaşamı tehdit edici bir durum değildir ancak belirtileri kalp krizi gibi önemli sağlık sorunları ile benzerlik gösterebilir. Kişi bu iki rahatsızlık arasındaki ayrımı tam olarak gerçekleştiremeyeceği ve gerçekten kalp krizi geçiriyor olabileceği için önemli sağlık problemleri ile benzer panik atak belirtilerinin ortaya çıkmasını takiben sağlık kuruluşlarına başvurarak destek alması önerilir.

    Panik atak risk faktörleri nelerdir?

    Panik atak, herhangi bir kişide yaşam süresince ortaya çıkma ihtimali yüksek olan bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Kadınları erkeklere göre daha fazla etkileyen bu durumun pik yaptığı yaş grubunu erken erişkinlik dönemindeki bireyler oluşturur ve genel olarak 14 yaşın altındaki kişilerde pek karşılaşılmaz.

    Birçok faktör kişilerde panik atak ortaya çıkma riskindeki artış ile ilişkili olabilir:

    Genetik yatkınlık çevresel faktörler ile birleştiğinde panik atak gelişimine neden olabilirler. Birinci derece akrabalarının arasında bu rahatsızlığa sahip bireylerin olduğu kişilerde panik atak ortaya çıkma riski yaklaşık olarak %40’tır. Özellikle ebeveynlerinde panik bozukluk olan bireylerde diğer ruh sağlığı bozukluklarının da ortaya çıkma ihtimalinde bir artış söz konusu olabilir.

    Kimyasal ajanlardan bazı ilaçlar ve karbondioksit, panik atağı ortaya çıkarabilir.

    Çeşitli anatomik bozukluklar panik atak gelişimini kolaylaştırabilir. Beyin sapında bulunan mavi nokta olarak adlandırılan bölgenin görevini tam olarak yapmamasından dolayı sürekli korku hali yaşanabilir.

    Beyinde bulunan ‌GABA, ‌serotonin, ‌noradrenalin gibi maddelerdeki dengesizlikler panik atak nedenleri arasında yer alır. Psikiyatride kullanılan ilaçlar bu maddelerdeki dengeyi sağlar.

    Antidepresan ilaçlar, ilk başlarda panik atak belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olabilirler.

    Kafein, sigara, alkol ve uyuşturucu maddeler panik atak sıklığını artırabilirler.

    Sakinleştirici ilaçların aniden bırakılması panik atağı tetikleyebilir.

    Hızlı soluk alıp vermek panik atağı başlatabilir.

    Kişilik yapısı özellikleri de panik atak nedenleri arasında değerlendirilebilir. Çekingen, histerik, ‌borderline ve obsesif ‌kompülsif kişilik özelliklerine sahip insanlarda panik atak daha sık gözlenir.

    Sevilen birinin kaybı gibi ağır duygusal travma.

    Cinsel saldırı altında kalmak.

    Boşanma.

    Çocukken istismara uğramak.

    Panik atak kişinin hayatında ne gibi değişikliklere yol açar?

    Tedavi edilmeyen panik atak, yaşam konforunu çeşitli açılardan ciddi anlamda bozabilir. Bunlar:

    Sürüş korkusu, evden çıkma korkusu

    Sık sık tıbbi bakım alma isteği

    Sosyal ortamlardan kaçınma

    İş ve okulda sorunlar

    Depresyon, ‌anksiyete ve diğer ‌psikiyatrik sorunlar

    İntihar ve intihar düşünceleri

    Alkol ve madde kullanımına eğilim

    Finansal problemler

    Bazı kişilerde panik bozukluğa zaman içerisinde agorafobi olarak ifade edilen kalabalık açık alan ve mekan korkusu da eşlik edebilir. Bunun sebebi ise kişinin atak anında bu ortamlardan uzaklaşamayacağını hissetmesinden kaynaklanır.

    Panik atak tanısı nasıl ‌konur?

    Panik atak pek çok hastalığı taklit edebilir. Bu nedenle öncelikle hastadan ve yakınlarından doğru öykü almak önemlidir. Hastaya ‌EKG, ‌tiroid testleri, kan sayımı ve solunum fonksiyon testi yapılabilir.

    Panik atak şikayetleri ile başvuran hastalarda kişinin psikososyal açıdan değerlendirilmesi önemli bir konudur. Kişinin korkuları, endişeleri, stres kaynağı olan durumları, ilişki problemleri ve benzeri konularda açık ve net olması önem arz eder.

    Panik atak yaşayan herkesin panik bozukluk rahatsızlığına sahip olması gibi bir durum söz konusu değildir. Bu durumun aydınlatılmasında kullanılan çeşitli güncel DSM kriterleri mevcuttur:

    Sık olarak tekrarlayan beklenmedik panik atakların meydana gelmesi

    Ataklardan en az birinden sonraki süreç içerisinde en az 1 ve daha fazla atağın meydana gelebileceğine dair korku ve endişe duyulması

    Korkunun kontrol kaybı, kalp krizi geçirme ve akli dengenin yitirilmesi gibi duygularla temellendirilmesi ve bu korku sonucunda atağı tetikleyebileceği düşünülen ortam ve davranışlardan kişinin kendini sakınması

    Panik atağın altında yatan nedenin herhangi bir madde ya da ilaç kullanımı ile ilişkili olmaması

    Panik atakların ortaya çıkış sebebinde herhangi bir organik tıbbi hastalık tespit edilememesi

    Atakların ve ortaya çıkan belirtilerin diğer psikiyatrik bozukluklar ile açıklanamıyor olması

    Panik bozukluğunuz olmasa ve sadece panik atak yaşıyor olsanız bile bu rahatsızlık için uygun tedavi protokollerinden fayda görebilirsiniz. Uygun tanı ve tedavi almamanız halinde ise bu durum kötüleşerek diğer korku (fobi) türlerine ya da panik bozukluğa ilerleyebileceği için en kısa sürede destek almanız önerilir.

    Panik Atak Tedavisi Nasıl Gerçekleştirilir?

    Panik atak hastalarında temel tedavi yaklaşımında hem psikoterapi uygulamalarına hem de farmakolojik (ilaç) tedavi yöntemlerine başvurulur. Psikolojik müdahalelerin başında bilişsel davranışsal terapi (BDT) yer alır.

    BDT dışında konuşma terapisi de panik atak tedavisi kapsamında birinci basamakta değerlendirilen ve etkili olduğu kabul edilen bir psikoterapi tekniğidir. Konuşma terapisinde hasta panik atak ve panik bozukluğa dair bilgiler edinir ve bu durumlarla nasıl başa çıkacağına dair iletişim kurarak kendisini geliştirebilir.

    Psikoterapi teknikleri ile tedaviden sonuç alınması hem efor hem de zaman isteyen bir süreçtir. Genel olarak hastalar birkaç hafta içerisinde panik atak ile ilgili belirtilerinin azaldıklarını hissederler ve yaklaşık olarak birkaç aylık bir terapi sonunda bu belirtilerde belirgin bir düşüş söz konusu olabilir. Tekrarlayan atakların önüne geçmek ve panik atağın kontrol altında tutulabilmesi için terapi planına sadık kalınması dikkat edilmesi gereken bir konudur.

    İlaç tedavisi, panik atak ile ilişkili belirtilere ve eğer eşlik ediyorsa depresyon üzerinde de etkili olabilen bir yöntemdir.

    Panik Atak ;

    Felç kalmanıza ya da ölmenize sebep olmaz.

    Eğer ilaçlı tedavi uygun görüldüyse lütfen ilacınızı doktorunuza sormadan bırakmayınız.

    Terapi süreci danışanın içinde bulunduğu yaşam örüntüsüne bağlı olarak 8-10 oturum devam eder. Bazen bu süre biraz daha uazar.

    Özellikle farklı rahatsızlıklarınız varsa hem terapistinizle hem de psikiyatristle durumu lütfen paylaşın.

    Belirtiler tamamen ortadan kalksa dahi ara ara takip seansları yapmak sizin için daha faydalı olacaktır.

     

    Bağımlılık

    Kişinin bir nesne veya duruma,yaşamındaki rutinleri ve başka ihtiyaçlarını geri plana atacak kadarfazla ihtiyaç duyması olarak tanımlanabilir. Kişi, bu aşırı ihtiyaç durumlarında dürtülerini kontrol edememeye başlayabilir ve bu durumlara ulaşmazsa yaşamını devam ettiremeyeceğini düşünebilir. 

    Bağımlılık konusunda tek bir sebepten söz etmek pek mümkün değildir. Kişinin fizyolojisi, psikolojisi, sosyal durumu, genetiği bağımlılık geliştirip geliştirmemesi adına çok önemlidir. Bağımlılık geliştirilmesinde rol oynayan önemli unsurlardan biri, keyif veren, kişiyi sorunlarından uzaklaştırdığına inandığı, kaygılarının hafiflediğini düşündüğü bir durum veya nesnenin söz konusu olmasıdır. 

    Bağımlılık yalnızca alkol, madde ve sigara ile sınırlı değildir. Bahsettiğimiz keyif veren ve/veya sorunlardan uzaklaştırdığına inanılan her türlü durum bir bağımlılık nesnesi olabilir. Örneğin, bir aile üyesi, arkadaş, partner, alışveriş, yeme, cep telefonu, televizyon, araba, başka teknolojik aletler, kumar, cinsel ilişki, internet, çocuklar, evcil hayvanlar da bağımlılık nesnesi olabilmektedir. Bağımlılığın bu türlerinden en sık gördüklerimizi biraz daha yakından inceleyelim:

    Madde Bağımlılığı: Kullanıldığında uyuşturan veya uyaran; kişide ruhsal, davranışsal ve fizyolojik değişikliklere sebep olabilen, bağımlılık yapma riski yüksek olan bir gruptur. Bu maddeler tütün, alkol, kafein, esrar, morfin, eroin, LSD, extacy, kokain, amfetamin, tiner, bali, benzin, diazepam, bazı ilaç grupları ve farklı bilinmeyen maddeler olabilir.

    Maddeyi kullanan kişinin fizyolojik, psikolojik ve kişisel özelliklerine göre, maddenin alınma süresine, sıklığına ve maddenin türüne göre bağımlılık öyküsü değişmektedir.

    Bağımlılığı incelerken maddelerin türleri ve yapıları, etkileri, bağımlılık süreçlerine bakmak; özellikle ergenleri bilinçlendirmek adına önemlidir.

    Alkol bağımlılığında genetiğin etkisi yüksek olmakla beraber, akran baskısı ve sosyal içiciliğin daha sonra bağımlılığa dönüşmesi de etkilidir. Kişi, istediği etkiyi göremeyince daha fazla miktarda ve daha farklı türlerde alkol kullanmaya başlar, yani tolerans geliştirir. Kullanmadığı zamanlarda bedeninde ve ruhsal durumunda olumsuz değişiklikler görerek yoksunluk yaşayan kişi, daha fazla alkol kullanmaya başlayabilir ve alkol almak için maddi manevi kaynaklarını büyük ölçüde kullanabilir. Kişi bağımlılık geliştirirken, kullanmayı planladığı ölçüden ve süreden daha fazla alkol kullanmaya başlar ve böylelikle yaşamsal faaliyetleri, günlük rutinleri, iş, aile ve sosyal hayatı aksayabilir. Bağımlı olan kişi alkolün hayatında sebep olduğu olumsuzlukların farkında olup doğru baş etme stratejileri uygulayamayabilir.

     

     

    Uyuşturucu madde bağımlılığında kişi, kendisini sakinleştiren veya daha coşkulu olmasını sağlayan ama fizyolojik ve psikolojik sorunlar yaratan bağımlılık yapıcı maddeyi küçük dozlarda kullanmaya başlasa da bu büyük bir risk unsurudur. Bir kez alınsa dahi, tekrar maddeyi alma isteği oluşabilir, etkisinin artması için her seferinde alım süresi ve miktarı artabilir ve neticesinde kişi maddeye bağımlı hale gelebilir. Bu maddeler kişinin iradesini kullanamayacağı şekilde bilincin işlevini bozar. Karın ağrısı, mide bulantısı, kusma gibi mide ve bağırsak sağlığını olumsuz etkilediğini işaret eden belirtilere sebep olur. Bağımlılık geliştiren bireyin tüm kaynaklarını maddeye kullanmasından dolayı çevresiyle ilişkileri bozulur, neticede yalnızlaşır ve daha farklı psikolojik problemler geliştirmeye başlayabilir. Kişide sık terleme, iştah ve kilo problemleri, uyku problemleri, ilişkilerinde bozulma, aktivitelere ilgi azalması, başarı düşüklükleri, büyük ekonomik sıkıntılar, yalnızlaşma, çevresini değiştirme, gözlerde kızarma görülmeye başlanabilir.

    Sigara bağımlılığı, içinde bulundurduğu birçok zararlı, bağımlılık yapıcı madde ve nikotin sebebiyle en sık görülen bağımlılık türlerinden birisidir. Kişi, zararlı olduğunu bilse de kullanıma devam eder ve doğru bırakma girişimleri uygulanmazsa kullanım sıklığı artabilir. Kişi, sürekli sigara kullanmak ister, bunun için çok zaman ve maddi kaynak ayırır, karşı koyamadığı bir istek duyar, daha fazla sigara kullanmak için işlerini aksatmaya başlar, çevresiyle ilişkileri bozulmaya başlayabilir, sigara kullanamayacağı ortamlardan kaçınmaya ve rahatça kullanabildiği ortamlara daha sık katılmaya başlayabilir, bedensel ve ruhsal olarak zarar görmeye başladığını fark ettiğinde bile sigara kullanmayı durduramayabilir. Kişi sigara kullanamadığı zamanlarda sinirli, kaygılı, depresif olup odaklanma, iştah ve uyku sorunları yaşayabilir.

    İnternet ve teknoloji bağımlılığında kişi, gününün önemli bir dilimini internette sosyal medya, oyunlar, telefon uygulamaları, alışveriş uygulamaları vb. vakit geçirmeye ayırır. Bunlara ulaşım akıllı tabletler, telefonlar, televizyon ve bilgisayar gibi aletlerle sağlanabilir. Kişinin internette geçirdiği süre gün geçtikçe artar, hedeflediğinden daha çok zaman harcar, sorumluluklarını, sosyal hayatını ve çevresiyle ilişkilerini etkileyecek kadar zaman geçirmeye başlayabilir. Kişi, kendini kontrol etmek istese de bunu başaramayabilir. Diğer bağımlılık türleri gibi kişi, bu alanlara ve aletlere ulaşım sağlayamadığında psikolojik ve fizyolojik belirtiler göstermeye başlayabilir. Kişinin çevresiyle iletişimi olumsuz etkilenir, akademik ve sosyal başarısı düşmeye başlar ve böylelikle ekonomik sıkıntılar yaşayabilir. Farklı sıkıntıların eklenmesiyle teknoloji bağımlılığı diğer psikolojik bozukluklara da sebep olabilir.

    Bağımlılık, bir uzman desteği alınması gereken çok ciddi bir durumdur. Özellikle ergenler için sosyal ve psikolojik destek bu süreçte çok önemlidir. Bağımlılığın sebepleri üzerine çalışılır ve bağımlılık yapan durumun yerine sağlıklı olan başka bir durum koyulursa tedavi başarılı sonuçlanabilir.

     

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik bozukluğu, kişide görülen sağlıksız düşünme, işleyiş ve davranış tarzını yansıtan bir zihinsel bozukluktur. Kişilik bozukluğuna sahip olan kişilerde sosyal çevre, iş ve eğitim hayatında önemli sorunlara ve sınırlamalara yol açmaktadır. Bazı kişilik bozukluğu yaşayan kişiler bu durumun farkında olmamakla birlikte yaşadığı bu zorluk ve olumsuzluklar için başkalarını suçlayabilmektedir. Kişilik bozuklukları çoğunlukla genç yaşlarda veya yetişkinlik döneminde başlar. Kişilik bozuklukları kendi grupları arasında yer alan şiddetli bir bozukluktur. Bu bozukluğun ortaya çıkmasında madde kullanımı, depresyon ve anksiyete gibi diğer akıl hastalıklarıda etken olabilir.

     Kişilik bozuklukları kendi arasında gruplara ayrılmaktadır; 

     

    A Kümesi(Eksantrik) Kişilik Bozuklukları

    Paranoid Kişilik Bozukluğu: Kişinin her durum ve olaya karşı güvenmeme ve şüphe duyma durumudur. Başkalarının kendilerine zarar vereceğini ve küçümsediğini düşündüklerine inanırlar.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu: Çoğunlukla insanlardan uzak durmayı tercih eden ve sosyal çevre ile iletişime kapalı olan bir bozukluk olmakla birlikte nadiren güçlü duygu yaşayabilirler.

    Şizotipal Kişilik Bozukluğu: Bu bozuklukta kişilerin oldukça fazla batıl inançları olmakla birlikte sıradışı düşünme ve davranış biçimine sahiptirler.

    B Kümesi (Dramatik) Kişilik Bozuklukları

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu:  Kişinin toplum kurallarına uymama ve başka kişilere aldırış etmeden agresif davranışlar sergileme durumudur.

    Sınırda Kişilik Bozukluğu: Kişide görülen dengesiz ruh hali olarak tanımlanan aşırı harcama madde kötüye kullanımı ve dikkatsiz davranışlar olarak tanımlanır.

    Histriyonik Kişilik Bozukluğu: Bu bozuklukta genellikle duygusal olma durumu ile birlikte  kişide dramatik ve çocukça  davranışlar görülmesi söz konusudur.

    Narsistlik Kişilik Bozukluğu: Kişide görülen üstünlük duygusu, ben merkezcilik, empati kurmada yoksunluk ve sürekli dikkat çekmeye yönelik olan davranışların gözlendiği bir bozukluktur.

    C Kümesi (Endişeli) Kişilik Bozuklukları 

    Çekingen Kişilik Bozukluğu: Kişinin sert bir şekilde utandırılması ve yargılanması sonucu ortaya çıkan bir bozukluk olmakla birlikte kişide görülen endişe ve reddedilme duygusunun eşlik ettiği bozukluktur.

    Bağımlı Kişilik Bozukluğu: Bu bozukluğu olan insanlar, bir bireyi çok sahiplenir ve o kişiyi memnun etmek için büyük çaba harcarlar. Pasif ve tutunma davranışları sergileme eğiliminde olmakla birlikte ayrılma korkusu yaşadığı durum olarak tanımlanır.

    Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu: kusursuz olma isteği,mükemmeliyetçilik, kontrol ve düzen ile karakterize bir hastalıktır. Bu korku çoğu zaman karar verememe, işleri bitirme zorluğu ve ayrıntılarla meşgul olma ile günlük işlevselliği bozan bir bozukluktur.

     

    Özgül Fobi

    Özgül fobi, gerçekte herhangi bir tehlike oluşturmayan veya oluşturuyorsa bile çok az tehlike arz eden duruma veya nesneye karşı duyulan yoğun, mantıksız bir korkudur. Özgül fobisi olan yetişkinler bu korkularının farkına varsalar bile, korkulan nesneyle veya durumla karşılaşma düşüncesi bile kişilerde şiddetli anksiyete belirtilerini beraberinde getirir. Sonuç olarak, bu bireyler kaygı uyandıran nesnelerden ve durumlardan mümkün olduğunca kaçınma yoluna başvurabilir. Örneğin, uçak fobisi olan bireyler uçağa binmek yerine daha uzun ve zorlu yolculuklar yapmayı tercih edebilirler. Ancak bu bireyin hayatındaki işlerin ve diğer sorumlulukların önüne geçer. Korkulan nesneden veya durumdan kaçınamadığınızda ise genellikle önemli bir sıkıntı yaşarsınız. Anksiyete belirtileri kişiye ve fobiye göre değişkenlik gösterebilir. Birçok fobi sonucunda bireylerde hızlı kalp atışı, titreme, terleme, mide bulantısı ve nefes darlığı görülürken; kan görme fobisi gibi diğer fobilerde ise baş dönmesi ve bayılmada görülebilir.

     

    Özgül fobi türleri nelerdir?

    Beş tür özgül fobi vardır:

    • Doğal/çevre türü: Gök gürültüsü, şimşek veya su korkusu gibi doğa, hava ve çevresel olaylar veya durumlarla ilgili fobilerdir.
    • Kan ve yaralanma türü: Bu türde korkunun kaynağı, kan ya da bir yara görmesidir ya da enjeksiyon ya da başka bir tıbbi girişim yapılmasıdır. Halk arasında ‘kan tutması’ olarak bilinen durumda özgül fobi türüdür. İnsanlar kan gördüklerinde aşırı rahatsız olurlar hatta bayılma vakaları da görülebilir. Bunun dışında insanlar kaza görme, kan verme, iğne yaptırma, kulak deldirme, diş çektirme gibi diğer tıbbi girişimlerde de bayılacak gibi olma, kalp hızında değişme ve bulantı gibi tepkilerde verebilirler. Bu tür fobiye sahip olan bireyler tıbbi müdahaleye gereksinim duymalarına rağmen bu durumdan kaçınırlar; şeker hastaları iğnelerini yapmazlar, dişçiye gitmezler, kanser hastaları ameliyat olmazlar. 
    • Hayvan türü: En çok görülen özgül fobi türüdür. Korkunun kaynağı hayvanlar veya böceklerdir. En çok korkulan hayvanların başında kedi, köpek, kuş ve böcek gibi hayvanlar gelir. Hayvan fobisi olan birçok birey fobi başlangıcını o hayvanla kötü bir deneyim sonrası olarak belirtirken bazı bireylerde ise böyle bir başlatıcı hikayesi bulunmaz.
    • Durumsal tür: Korkuyu toplu taşıma araçlarına binme, asansör, uçağa binme, tüneller, köprüler, araba kullanma ya da kapalı yerler gibi belirli durumlar başlatır.
    • Diğer tür: Yukarıda belirtilen dört türe uymayan korkular bu kategoriye dahildir. Bu palyaço, kusma ve balon gibi şeyleri içerebilir.

    Özgül fobi ne sıklıkta görülür?

    Özgül fobi en yaygın ruhsal bozukluklardan biridir. Özgül fobinin toplum örneklemlerinde görülme sıklığı %4-8.8 arasında değişmektedir. Yaşam boyu görülme sıklığı ise %7.2-11.3 arasında değişmektedir. Fobiler yaklaşık 19 milyon insanı etkiler ve kadınların belirli bir fobiye sahip olma olasılığı erkeklerden iki kat daha fazladır. Bazı insanlar aynı anda birden fazla fobiye sahip olabilirler. Belirli bir fobisi olan kişilerin yaklaşık %75’i birden fazla durum veya nesneden korkabilir.

    Özgül fobinin altında yatan sebepler nelerdir?

    Özgül fobinin altında yatan nedenler henüz tam olarak aydınlatılmış değildir. Biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörlerin ortak etkisi sonucu ortaya çıktığı düşünülmektedir. Özgül fobinin genellikle yaşanılan travmatik ve stresli deneyimler sonrası geliştiği düşünülür. Örneğin, köpek tarafından ısırılan bir kişide sonrasında köpek fobisi gelişmesi gibi durumlar bilinen durumlar arasındadır. Ancak herhangi olumsuz bir deneyim yaşamayan kişilerde de özgül fobinin geliştiği görülür. Örneğin, hayatında hiç yılan görmemiş bir kişinin yılan fobisi olabilir. Ayrıca yapılan araştırmalarda güvercinlere yırtıcı olmayan kuş veya kuş resmi gösterildiğinde güvercinlerde korku oluşmazken, kartal gibi kuş resimleri gösterildiğinde çok korktukları gözlemlenmiştir. Bu noktada genetik faktörlerin özgül fobinin gelişiminde etkili olduğu söylenebilir. Bunların yanı sıra fobiler öğrenme yoluyla da gelişebilmektedir. Örneğin, anne ya da babasında kedi fobisi olan bir çocuğun kedi fobisi geliştirme olasılığı yüksektir.

    SOSYAL FOBİ

    Sosyal fobi kişileri birçok ortamda bulunmaktan alıkoyan, yaşam kalitelerini azaltan, kişilerarası ilişkiler kurmaktan uzaklaştıran önemli bir davranış bozukluğudur. Sosyal fobi terimi ilk defa Janet(1903) tarafından yazı yazarken, konuşurken veya piyano çalarken başkaları tarafından gözlemlenmekten korkan hastaları tanımlamak için kullanılmıştır. Sosyal kaygı bozukluğu olarak da bilinen sosyal fobi, kişilerin başka kişiler tarafından yargılanma kaygısı taşıdığı sosyal ortamlarda mahcup ya da rezil olacağı konusunda belirgin ve sürekli bir korkusunun olmasıdır.

    Sosyal fobisi olan bir kişi, toplum önünde konuşma, yeni insanlarla tanışma, flört etme, mağazada bir kasiyerle konuşma, iş görüşmesine gitme, sınıfta soru yanıtlama gibi başkaları tarafından incelenebileceği, yargılanabileceği ya da değerlendirilebileceği durumlarda kaygı ve korku hisseder. Ayrıca bu durumlar dışında başkalarının önünde yemek yemek, bir şeyler içmek veya tuvalete gitmek gibi günlük yapılan eylemlerde de bireyler aşağılanma, yargılanma ve reddedilme endişeleri nedeniyle korku ve kaygı hissedebilirler. Sosyal fobisi olan bireylerin sosyal durumlara karşı sahip oldukları korku ve kaygı o kadar fazladır ki, kontrollerinin dışında olduğunu hissederler. Bazı insanlar için bu korku ve kaygı günlük yaşamlarının önüne geçerek bireylerin okula gitmesini, işe gitmesini veya günlük aktivitelerini yapmalarına engel olur. Sosyal fobisi olup bu aktiviteleri başaran insanlarda vardır fakat yaptıklarında çok fazla korku ve kaygı yaşarlar. Sosyal fobisi olan bireyler, sosyal durumlara girmeden haftalar öncesinde endişe duyabilirler hatta bazen sıkıntıya neden olan utanç duygusu yaratan ortamlardan kaçınırlar.

    Sosyal fobisi olan bireyler korktukları ya da kaygılandıkları durumla karşılaştıklarında bazı bedensel ve psikolojik belirtiler ortaya çıkabilir. 

    Sosyal Fobinin Bedensel Belirtileri;

    • Yüz kızarması 
    • Ağız kuruluğu
    • Mide bulantısı
    • Terleme
    • Titreme
    • Kas gerginliği

    Sosyal Fobinin Psikolojik Belirtileri;

    • Sürekli kaygı halinde olma ama bunu belli etmemeye çalışma
    • Toplum tarafından sürekli beğenilme arzusu
    • Çekindiği veya korktuğu ortama girememe
    • Hata yapmaktan korkma ve mükemmel olma arzusu
    • Bulundukları ortamdan sürekli kaçma ve gitme isteği
    • Güçsüzlük ve yetersizlik hissi
    • Kişilerle göz teması kuramama veya bundan kaçınma
    • Tüm insanlar tarafından izlenildiğini düşünme

    Ne sıklıkta görülür?

    Oldukça fazla karşılaşılan ruhsal rahatsızlıklardan biri olan sosyal fobinin toplumda görülme sıklığı %7 ve %12 arasındadır. Sosyal fobinin kadınlarda görülme sıklığı erkeklere oranla daha fazladır. 

    Sosyal fobi hangi yaşlarda başlar?

    Sosyal fobinin başlangıç yaşı yapılan araştırmalara göre ön ergenlik ve ergenliğin son dönemlerinde (10-17 yaş) daha çok gözlemlendiği bilinmektedir. Araştırmalara göre bozukluğun bazen çocukluk döneminde sosyal olarak kısıtlanma veya utangaçlık öyküsünden ortaya çıktığı belirtilmiştir. Başlangıç bazen erken çocukluk döneminde de ortaya çıkabilir. Sosyal fobi başlangıcı zorbalığa uğramak, halka açık bir konuşma sırasında kusmak gibi stresli ve aşağılayıcı bir deneyimin ardından olabilir veya sinsi bir şekilde yavaş yavaş gelişebilir. Sosyal fobi başlangıcı yetişkinlikte nispeten nadirdir. Stresli ve aşağılayıcı bir olaydan sonra veya farklı bir sosyal sınıftan biriyle evlenmek, iş yerinde terfi almak gibi yeni sosyal roller gerektiren yaşam değişikliklerinden sonra ortaya çıkması daha olasıdır.

    Sosyal fobinin nedenleri nelerdir?

    Sosyal fobinin olası sebepleri arasında öncelikle kalıtımsal özellikler gelir. Yapılan araştırmalara göre tanıyı almış kişilerin aile öyküsü sorgulandığında bu problemin varlığı gözlemlenmiş olup, genetik yatkınlığın sosyal fobiye etkisi olabileceği görülmüştür. Sosyal fobinin başlaması ve devam etmesinde rol oynayan diğer bir unsurda ebeveyn tutumlarıdır. Baskıcı, aşırı koruyucu ve kontrolcü, mükemmeliyetçi ebeveynlerin davranışları çocukta sosyal fobi olmasında risk faktör olduğu kanıtlanmıştır. Ayrıca aşağılanma, reddedilme, alay edilme ve zorbalık gibi olumsuz tecrübeler yaşayan çocukların sosyal fobiye daha yatkın olduğu gözlemlenmiştir.

    ÖZGÜVEN PROBLEMLERİ

    Kişinin kendi ve yeteneklerini hakkında pozitif ve gerçekçi bir algıya sahip olduğu  anlamına gelmektedir. Özgüven ile ilgili yapılmış bütün tanımlamaların ortak yönergesi kişinin kendi gücüne ve benliğine olan güveni yatmaktadır. Kişi kendi benliğine ne ölçüde güvenirse adım attığı her işte ve olgularda o ölçüde başarılı olması muhtemeldir. bu yüzden özgüven bireyin ruh sağlığı açısından büyük bir öneme teşkil etmektedir. Bireyin hem kendini hem de sosyal çevresini ve diğer bireylerle olan ilişkilerini etkilemektedir.

    Özgüven eksikliği ise; kendinden şüphe duymak, pasiflik, boyun eğme, aşırı uyum gösterme, yalnızlık, eleştirilere karşı sorgulamadan açık olma, güvensizlik, depresyon, kişinin sürekli kendini aşağılaması ve başkaları tarafından sevilmediğini hissetme gibi kavramlarla tanımlanabilir.

    Özgüven Eksikliği Neden Olur?

    Özgüven eksikliğinin sebep olduğu noktalar ile ilgili çok detaylı ve çeşitli araştırmalar yapılmış, farklı yaklaşımlar geliştirilmiştir. Uzmanlar tarafından dört farklı temel nedenleri şu şekilde sınıflanmıştır. Bunlar sırası ile kişilerin genetik yapıları, etkilenilen kültürel ve toplumsal ortam, çocukluk deneyimleri ve yetişkinlikteki deneyimleri şeklinde sıralanabilir. Bu dört etken özgüven kaybının temel nedenleri arasındadır.

    Özgüven Eksikliğinin Belirtileri Nelerdir?

    özgüven eksikliği belirtileri kişiden kişiye değişiklik gösterir. Fakat bazı davranışlar tek düze aynı koşullarda aynı belirtiler gösterebilmektedir. Bu belirtileri aşağıdaki gibidir:

        Aşırı derecede kırılganlık göstermek

        Geleceğe karşı büyük bir duyarsızlık içinde olma ve öfke besleme.

        Çok az konuşma, sık sık ağlama nöbetleri geçirme durumları.

          her olguyu sürekli geçmişle kıyaslama durumu göstermek

        Anın farkında olmamak.

        Olaylara her zaman olumsuz bir bakış açısı ile bakma

        Hayal kurma yeteneğinden yoksun olma 

        Kalabalık girmekten çoğu zaman çekinme 

        sorgulama yapmadan başkalarının niyetini anlamama 

        İçe dönüklük ve sıkılganlık.

        Aşırı bir güvensizlik.

        Sürekli stres halinde olma.

        Depresif tutumlar sergileme.

        Sürekli görülen bir kararsızlık.

        Toplumsal olaylara ve hayata karşı inançsızlık.

     

     

    ÖZGÜVEN NASIL KAZANILIR

    Özgüven tedavisinde bilişsel davranışçı terapi ekolü  (BDT) etkili bir yaklaşım olup. Düşünceler, inançlar, tutumlar üzerine eğilmektedir. Özgüven eksikliği yaşayan kişilerin kendisini, başkalarının onları ne ölçüde değerlendirdiği ve neler başardığı ile kıyaslar. Bilişsel davranışçı terapi kendinize, diğer insanlara ve hayata dair işlevsiz şekilde şemalandırılan olay ve olguları değişmesine yardımcı olur. Buna ek olarak kalıcı değişim ve işlevselliği artırmak için uygulamaya yönelik, denenmiş, test edilmiş ve etkili alternatif yöntemler.

    ÖFKE KONTROL PROBLEMİ

    Her insan günlük yaşamında birçok durum ve olayla karşı karşıya kalıyor. Bu durumlar karşısında da doğal olarak çeşitli duygusal veya davranışsal tepkiler verebiliyor. Genellikle olumsuz bir anlam çağrıştırsa da öfkede bahsettiğimiz bu duygular ve duygusal tepkilerden birini oluşturuyor. Öfke; engellenme, saldırıya uğrama, tehdit edilme, bir şeyden yoksun bırakılma ya da kısıtlanma gibi durumlarda hissedilen ve genelde öfkeye neden olan duruma ya da kişiye yönelik saldırgan davranışlarla sonuçlanabilen yoğun olumsuz duygu şeklinde tanımlanmaktadır. Öfke diğer duygular (mutluluk, üzüntü, nefret ve korku) gibi son derece doğal, evrensel ve sağlıklı bir şekilde ifade edildiğinde ise yapıcı ve kişilerarası iletişimi düzeltmeye yarayan bir duygudur. Ayrıca, öfke duygusu sadece insanlarda var olan bir duygu değil, her canlının tehditlere karşı gösterdiği doğal bir tepkidir. Öte yandan, kontrol edilemediği takdirde belki de en zarar verici olabilen duygusal yaşantı olarak da tanımlanabilir. Öfkenin kontrol edilememesi veya başka bir deyişle başa çıkılamaması sonucunda bireylerde iletişim sorunları olmakla birlikte, kişi kendisine ya da çevresine yönelik incitici veya zarar verici şeyler söyleyebilir ya da yapabilir. Bu durum olası bir öfke bozukluğunun işaretidir. Yani aslında öfkenin kendisi bir bozukluk değil de bir duyguyken bireyin, öfke belirtilerini kontrol edemez hale gelmesi ve bu öfkenin tehlikeli davranışlarla sonuçlanması öfke kontrol bozukluğu olarak kabul edilir.

    Öfke kontrol sorunu ya da diğer adıyla öfke kontrol bozukluğu, temelde çeşitli olaylar ve durumlar karşısında yaşanılan öfkenin kontrol edilememesi, öfkenin saldırganlığa dönüşmesi ve bireylerin kendisine ya da başkasına fiziki veya sözlü zarar verecek tepkilerde bulunması durumlarına karşılık gelen bir davranım bozukluğudur. Genel bağlamda öfkenin sağlıksız bir hale geldiğini ve öfke kontrol bozukluğu yaşadığınızı işaret eden belirtiler şu şekildedir;

    • Kendinizi sürekli sinirli ve saldırgan biri olarak tanımlama
    • Öfkenizin sizi kontrol etmesi
    • Öfkelenmeniz sonucu sonradan pişman olacağınız sözler söyleme
    • Öfkenizin size veya başkasına zarar vermesi
    • Öfkenizin hayatınızı, işlevselliğinizi ve ilişkilerinizi genel anlamda etkilemesi
    • Kin beslenmesi veya sürekli intikam almaya yönelik düşünülmesi

     

     

    Öfke kontrol bozukluğunun nedenleri nelerdir?

    Öfke problemlerinin nedenleri kişiden kişiye değişse de belli başlı durumlar öfke kontrol bozukluğu sorununa neden olabilir.

    • Çocukluk dönemi yaşantıları ve travmalar : Sürekli şiddet, baskı ve yargılayıcı bir tutumla büyüyen çocuklar ailelerine duygularını ifade edemedikleri için öfkelerini de sağlıklı bir şekilde yaşayamazlar. Ailesi tarafından da fiziksel şiddet gören çocukta saldırganlığı ve öfkeyi bir sorun çözme yöntemi gibi benimseyip bu şekilde davranmaya başlar. Böylece çocuklarda öfke kontrol mekanizması bozulur.

     

    • Beyin kaynaklı faktörler: Epilepsi gibi hastalıklarda ortaya çıkan nöbetler bazı insanlarda bayılma şeklinde görülürken bazı insanlarda öfke nöbetleri olarak belirebilir. Özellikle epileptik karakter olarak tanımlanan kişiler kendilerini kaybedecek şekilde öfke nöbeti geçirirler.

    İnsan vücudunda salgılanan bazı hormonlarda öfke üzerinde etkilidir. Örneğin, seratonin hormonu yeterli düzeyde salgılanmadığında duyuları kontrol altına almak zorlaşır ve öfkeye neden olabilir.

     

    • Dışlanmışlık duygusu: Dışlanmışlık duygusu da kişilerde öfkeye sebep olabilir. Küçüklükten beri dışlanmış, yok sayılmış ve dalga geçilmiş çocuklar içlerinde öfke biriktirir. Kendilerini göstermek için öfkelenmek, hiddetlenmek gibi aşırı tepkiler vermek zorunda kalabilirler. Bu davranışlar zamanla alışkanlık haline gelir ve öfke problemi kronikleşir. 

     

     

    STRES

    Stres, yaşanılan bir durumda bireyin kendini tehdit altında hissetmesidir. Bireyi baskı altında hissettiren duygudur. Birey yeni deneyimler yaşarken , beklenmedik bir durumla karşılaşınca ya da benliğini tehdit altında hissettiğinde stres faktörü tetiklenir. Vücut bireyi stres altında hissettiğinde stres hormonu salgılar. Birey bu durumda "Savaş ya da Kaç" düşüncesi ile baş başa kalır.

    Stres kişiden kişiye değişik şekilde kendini gösterir. Genel olarak stresi tetikleyen başlıca faktörler:

    •Baskı altında olmak

    •Endişelenmek

    •yaşanılan olay karşısında kontrolünün azalması 

    •Olumsuz düzeyde etkilenecek travmalar yaşamak 

    •Ekonomik zorluklar 

    •Boşanma, ayrılık gibi olaylar yaşamak

    •Yakınını kaybetmek gibi başlıca etmenler stres faktörünü tetikleyen unsurlardır.

    Birey yaşanılan stresli olayları kontrol edebildiği noktada kendini bedensel ve psikolojik olarak rahatlamış hisseder . Fakat bunun için en önemlisi stres faktörünü ortadan kaldırmak için adım alabilmektir. 

    Yaşanılan stres ile mücadele etmenin başlıca yöntemleri:

    -Pozitif düşünme 

    -Mükemmeliyetçilikten uzaklaşma

    -Meditasyon 

    -Yoga

    -Gevşeme egzersizleri

    -Hata yapmanın normalleştirilmesi

    -Sevilen sosyal aktivitelerin yapılması gibi yöntemler kullanarak stresle mücadele edebiliriz.

    Eğer bireyi stresle mücadele etmesi için yukarıdaki başlıca yöntemler tatmin etmediği zaman bir uzmanla beraber bu süreci anlatması en faydalı yoldur. 

     

     

    KRONİK MUTSUZLUK

    İnsan doğası gereği bazı koşullar ve durumlar karşısında hissettiği şeyleri duygu olarak tanımlamıştır. Hepimiz günlük hayat da bir takım olaylar ve olgularla karşıya geliriz yaşadığımız, hissettiğimiz  bazen uzun süreli, bazen kısa süreli  bir şekilde devam etmesine izin verdiğimiz sürece duygularımızı var ederiz.

    Mutluluk, mutsuzluk, endişe, öfke, kızgınlık, kaygı, şaşkınlık, sevinç, korku, pişmanlık, keder, vb. nice durum insanoğlun tarafından vurgulanan geçmişten bugüne kadar yaşadığı hissiyatlardır. Bu hissiyatlar ve duygular kendi ifade etmek için iletişimin en temel taşıdır.  Örneğin: bebek doğar ve ağlar annesiyle ilişkisindeki doyum artıkça  sakinlik ve memnuniyeti artar. Annesinin gülümsemesinde kendi gülümsemesi gören bebek ile  annesi öfkelenince kaygılanan  bebektir. Eşgüdümlü şekilde ortaya çıkan bazı duygular durum günümüzde  bireylerde tek taraflı bir açıdan bakılmaktadır bakılmaktadır. 

    Mutsuzluk kişilerin kendi  iç dünyalarına ait kişisel  beklentisel durumudur. Kişi umutsuz, karamsar ve huzursuz hissettiği durumlar karşısında mutsuzluğu tanımlanır. Her şeyi  monotonlaştırdırğına inandıran bu duygu, bireyde hayatta zevk alamıyorum algısını yaratarak durumu kronikleştirebilir. Bireysel durumlarda yaşanılan aile sorunları, işi sorunları, iletişim sorunları vb maddi ve manevi konuda sarsıcı konular mutsuzluğun temel kaynakları arasında rol almaktadır.  Tamamen kronik ve psikolojik durumu ile kıyaslandırdığımız da mutsuzluğu ‘depresyon’ olarak tanımlamak yanlış olur. çünkü mutsuzluk bir duygu ve hissiyat süreci iken, depresyon bir hastalık tanımlama şeklidir ve farklı semptomları vardır.  Peki ya kronik hale getirilen mutsuzluk, bazı bireyler bu durumu farkına varmadan yaptıkları tercihler ile kronik hale getirmektedir. Çok mutlu bir anda bile  kendilerini geri çekerek mutsuzluk anına geri döndürebilir ve durumu kronik mutsuzluk haline getirebilirler. Bu bireyler hayatlarında karşılaştıkları durum ve olgulardan çok çabuk etkilenmektedir. Sürekli olumsuz şemada düşünceler  duygusu geliştirmektedirler. Kronik mutsuzluk psikolojisindeki bireyler hayata negatife bakmayan, olumsuzluklara odaklanamayan kişilerin gerçekçi olmadıklarını düşünürler. Pozitif düşünmeye karşı savunmaları yaşanabilecek hayal kırıklığı ile engellemektedir. bunun yerine direk mutsuzluğu yerine tercih edebilecekleri seçtikleri kaçırmaktadırlar.

    Bu bireylerde genel olarak şu özellikler gözlenmektedir:

    • Ben merkezci yapıya sahiptirler.

    • Kendi güçlerinin farkında olmadan davranırlar ve sorumluluk almaktan kaçınırlar.

    • Her olay sırasında öfke durumunu ortaya çıkarmaktadırlar.

    • Yeni insanlar tanışmaktan kaçınırlar veya tanıştıkları insanlara karşı olumsuz düşünce şemaları oluştururlar.

    • Geçmişten getirdikleri sürekli bir duygu eksikliği duygu karmaşası yaşarlar.

    • Net kararlar vermektedirler veya çok çelişki arasında durumun sürecinden mutlu olmayacakları düşünürler.

    MAJÖR DEPRESİF BOZUKLUK

    Duygudurum bozuklukları, belli başlı bazı belirtilerden oluşan, maruz kalma süresi günlerden haftalara kadar uzayan, bireyin her zamanki işlevselliğinin belli olacak ölçüde değiştiği, dönemsel ya da döngüsel biçimde yinelemeye eğilimi olan sendromlardır. Duygudurum bozukluklarında klinik desteğe ihtiyaç duyulacak bulgulardan birisi depresyondur. Toplumda çoğunlukla gözlemlenen problemlerin başında depresyon gelmektedir. Dönem dönem yaşadığımız bazı durumlar üzgün, yorgun ve umutsuz hissetmemize sebep olabilir ve kısa süre içerisinde yerini farklı duygulara bırakır. Ancak Majör Depresif Bozukluk ve bireyin iki haftadan uzun süreli olarak gündelik hayatını olumsuz yönde etkileyecek şekilde depresif hissetmesi ve genel bir ilgi kaybı yaşaması olarak tanımlanabilir. 

    Majör Depresif Bozukluk, hissettiklerimizi, düşündüklerimizi ve hareketlerimizi yönlendiren psikolojik bir rahatsızlıktır. Majör depresif bozukluk belirtileri şu şekilde sıralanabilir:

    • Depresif duygudurum,

    • Çoğu etkinliğe karşı ilgide belirgin azalma ya da artık bunlardan eskisi gibi zevk alamama,

    • Kilo alımı ya da kilo kaybı,

    • Uykusuzluk veya aşırı uyku hali,

    • Yorgunluk-bitkinlik ya da enerji kaybı,

    • Değersizlik, aşırı ya da uygun olmayan suçluluk duyguları,

    • Kararsızlık,

    • Yineleyen ölüm düşünceleri.

    Bireyin depresyon tanısı alması için bu belirtilerinin iki hafta veya daha uzun sürmesi gerekmektedir.

    Depresyonun biyolojik ve psikolojik açıdan birçok nedeni olabilir. Aile bireylerinden birinde depresyon görülmesi, beyindeki bazı farklılıklar, uyku bozuklukları gibi etmenler biyolojik açıdan depresyon için bir temel oluşturur. Bunun yanında yoğun stres, travmatik geçmiş yaşantılar, olumsuz yaşam koşulları gibi faktörler ise depresyonun görülmesinde psikolojik etmenlerdir. Hatta mevsimler bile kişi için depresyon tetikleyicisi olabilir.

    Depresyon tedavisinde genellikle psikoterapi ve antidepresan ilaç kullanımı önerilmektedir.

    YAŞLILIK DEPRESYONU

     Yaşlanma ile bedende biyolojik, psikolojik ve sosyal bir takım değişiklikler görülür. Tüm bu değişikliklere uyum sağlanmadığında ve oluşan güçlüklerle başa çıkılamadığında ise yaşlılarda bir takım psikiyatrik bozukluklar gelişir. En sık gözlenen psikiyatrik bozukluklardan biri major depresyondur. Depresyon yaşlı nüfusu etkileyen yaygın psikiyatrik bozukluklardan biridir. Depresyon tanındığında başarılı bir şekilde tedavi edilme şansı yüksek olan bir hastalıktır. Depresyondaki bir yaşlının tedaviye yanıt vermesi gençlere göre daha uzun zaman almakla birlikte hastayı çökkün ruh durumundan çıkararak yaşam kalitesini artırdığı için zaman ve emek harcamaya değer görülmektedir.

    Yaşlılık Depresyonu Nedenleri 

    Yaşlılık çağı depresyonunun gelişiminde çok çeşitli faktörlerin rol oynadığı bilinmektedir. Etiyolojik faktörler arasında psikososyal nedenler, yaşlılık döneminde sıklığı artan bedensel hastalıklar ve kullanılan ilaçlar ve yine bu dönemde yaşlılığa bağlı fizyolojik değişiklikler ve bedensel hastalıklar sonrasında ortaya çıkabilen nörokimyasal ya da nöroendokrin değişiklikler sayılabilir. ] Depresyona yatkınlığa zemin hazırlayan nedenlerden bir diğeri de, depresif atağı tetikleyebilen ve atağın hastalığa dönüşmesine neden olabilen fiziksel sağlığın kötü olmasıdır. Kişinin hareketlerinde kısıtlılık, başkalarına olan bağımlılığın artışı, ağrının varlığı en önemli etmenlerdendir. Yaşamdaki saygınlığın olumsuz yönde etkilenmesine bağlı olarak fiziksel sağlığın, otonominin ve bireysel yetkinliğin kaybıyla ilgili korkular klinik depresyona zemin hazırlamaktadır. Sosyal ilişkilerde azalma, ekonomik güçsüzlük ve yakınlık kurma becerisinin azalması gibi etkenlerden de söz etmek mümkündür. Yaşlılıkta fiziksel görünüm, güç, rol ve bulunulan konum açısından kayıplar yaşanmakta, fiziksel-mental yetersizlikler ve hastalıklar sonucu bağımlılık artmaktadır. Bunlara bağlı olarak üzüntü, suçluluk, karamsarlık, mutsuzluk gibi duygularla karakterize depresif bozukluklar gelişebilmektedir.

    Yaşlılık Depresyonunda Risk Faktörleri

    Sosyal ilişkilerde azalma, yalnızlık, maddi gelirde azalma, ekonomik zorluklar, fiziksel hastalıklar, cinsel kapasitede kayıp, öz güven eksikliği, nöron ve nörotransmitter kaybı, günlük yaşam aktivitelerini karşılamada yetersizlik, benlik saygısında azalma, eşin yitimi, antihipertansif kullanımı (özellikle beta blokerler) yaşlılık depresyonu risk faktörleri arasında sayılabilir.

    Yaşam kalitesinin düştüğü bağımlılığın arttığı bir dönem olan yaşlılıkta önemli bir sorun olarak karşımıza çıkan depresyonun önlenmesi risk grubundaki kişilerin belirlenmesive desteklenmesi, yaşlıların sosyal güvence olanaklarının arttırılmasının sağlanması, aile ve toplumun farkındalığının arttırılması yaşlılık depresyonunun artmaması için önem arz etmektedir.

     

    UYKU BOZUKLUKLARI 

    Uyku; insan fizyolojisinin işlevselliğini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için en temel ihtiyaçtır.  Günlük ortalama olarak 8 saat, yılda 2920 saat uyuduğumuz uykunun totalde toplam 121.7 gününü uykuda geçirdiğimiz bu yüzden vücudumuzun normal ve işlevselliğini kaybetmemesi gereken bir fizyolojik olan bu ihtiyaç, İnsan ömrünün yarısına tekamül eder.  uyku ihtiyacının orantılı karşılandığı durumda fizyolojik bünyenin etkilenmesinin yanı sıra psikolojik ruh halinin olumluluk hali, bellek, öğrenme  ve duygu durumu üzerinde de olumlu  etkiye sahiptir. Çeşitli evrelerle  tanımlanan Non-Rem  Evresi kişinin uykuya henüz geçmediği evresidir. Rem evresi gelene kadar beyin çeşitli dalgalanmalar oluşturup devam ettiği  en son evresidir. 

     Birinci evrede: uyku oldukça hafif geçmekte ve Uyanma hassasiyeti hemen gerçekleşebilmektedir.    Göz hareketlerinde ve kaslardaki hareketlilik yavaşlayarak beyin teta dalgaları yayar.

    İkinci evre: uykunun ayrıntılı kısmıdır. Göz hareketleri bu evrede daha yavaştır. Beyin hala teta dalgaları yaymaktadır.

    Üçüncü evre: bu evrede uyku daha çok derinleşmektedir. kaslardaki hareketlilik azalmış olup. Teta dalgaları yerine delta  yaymaya başlar.  Genel uyku süresinin %20-25’ini oluşturmaktadır.

    Dördüncü evre: bu evrede beynin delta dalgaları daha da arttığı görülmüştür. Kişi bu evrede uyandırılması güç bir durumdadır. Uyurgezerlik ve konuşma bu evrede görülmektedir.

    Beşinci evre Rem Uykusu: paradoksal  uyku olarak ifade edilen  göz hareketlerinin hızlanır. Bu evre de kişi  uyandırıldığında  genellikle gördüğü rüyayı hatırlar. Vücut bu sırada kalp atışları ve göz koordinasyonlarında artış  oluşturur. Rem evresi Uykunun %25’lik bölümünü oluşturur.

    Çeşitli evreler oluşturan uyku bireylerde orantılı tamamlanmadığı  ve alınmadığı durumda bellek, duygu durumu, öğrenme, sinirlilik hali, ruhsal bozukluklara, sebebiyet vererek kişinin yaşam standartlarında düşüş sağlayabilmektedir. 

     

     

    Uyku bozukları dört ana sınıfa ayrılmaktadır.

    1) İnsomnia (uyanmama hastalığı): geceleri sık sık uykunun bölünmesi ve yahut uykuya dalmakta sorun yaşanması kişinin  çok erken saatlerde uyanması insomnia sebeplerindendir.

    2) Narkolepsi: kişide gündüzleri sık sık uyuma hissiyatı verip kişinin kısa sürekli ataklar oluşturmasını geçirmesine sürükler. Bu parçalı uykular sırasında bireyler halüsinasyonlar ve rüyalar görmek muhtemeldir. Bozukluğun bir diğer semptomu ise uykudan  uayndıktan sonra hareket edememe durumudur.

    3) Huzursuz bacak sendorumu: vücudun hareketsiz olduğu anlarda görülen bacaklarda hareket etme isteğidir. Uyku esnasında ortaya çıktığında uyumaya engel olabilmektedir. bu durum karşısında kişi düzenli egzersizlerle yaparak durumu pasif hale getirebilir.

    4) Uyku apnesi: apne durumu diğer bozukluklara nazaran daha çok gündüzleri aşırı  uyuklama ve uyuyakalma  durumu şeklinde kendini  göstermektedir. Fizyolojik olarak kişide uyku sırasında nefesiz kalma, baş ağrısı ve yorgunluk gibi semptomlar ile belirtmektektedir.

     

    BİPOLAR BOZUKLUK 

    Bipolar bozukluk(manik depresif bozukluk) : Tekrarlayan mani, hipomani, depresyon ve karma dönemleri ile kişide uyku ihtiyacında azalma, fikir uçuşmaları, kontrol edilemeyen öfke patlamaları, dağınık konuşma ya da basınçlı konuşma, tehlikeli sayılabilecek eylemlere yönelik ilgi duyma gibi özelliklere sahip olan  kronik süreçli bir rahatsızlıktır. Bipolar bozukluğun en belirgin özelliklerinden biri kişide görülen ruh halinin en uçlarda olmasıdır. 

    Mani Dönemi 

    Kişinin kendini olduğundan daha iyi hissetmesiyle seyrine devam eden bir hastalık tablosudur. Bu dönemde görülmesi muhtemel olan özellikler şu şekildedir ;

    • Aşırı neşeli olma durumu 
    • Hızlı konuşma 
    • Yaşanılan olayların merkezinde olma duygusu
    • Eskisinden daha fazla para harcama 
    • Sabırsızlık 
    • Özgüven patlamaları
    • Bir durumu odaklanmada güçlük yaşama
    • Cinsel isteğin artışı 
    • Madde kullanım isteği 
    • Eskisine oranla uyku azalışı
    • Halüsinasyon görme 

     

       

    Depresif Dönem 

       Kişinin önceden zevk aldığı aktivitelerden zevk alamama durumunun var olmasıdır. Bu dönemde görülmesi muhtemel olan özellikler şu şekildedir ;

    • Günlük işlevselliğini kaybetme
    • Uykuya dalmada zorluk 
    • Suçluluk duyguları
    • Keyif alamama 
    • Azalan cinsel istek 
    • Uzun süre uyuma isteği
    • İştah azalışı 
    • Yorgun olma durumu 
    • İntihar düşünceleri 

     

    Karma Dönem 

    Her iki atağında şikayetlerinin sıklıkla görüldüğü dönemdir. Kişi aşırı mutlu bir ruh hali içerisindeyken belli bir zaman sonra kendinden şüphe duyacak duruma gelebilir.

     

    HİPOMANİ DÖNEMİ NEDİR

    Mani döneminin daha hafif şekilde olmakla birlikte belirgin bir tablo veya taşkınlık durumu söz konusu değildir. Bu dönemde mani de olan aşırı konuşkanlık, kendini değerli hissetme, neşelilik, uyku azalışı durumları mani döneminde yaşanılan kadar şiddetli değildir.

     

    BİPOLAR BOZUKLUĞU NEDEN OLAN ETMENLER 

    Kesin bir nedeni olmamakla birlikte tanı alınabilmesi için birçok durumun bir arada oluyor olması gerektiği belirtilmektedir. Bu etmenler şu şekildedir;

    • Genetik faktörler 
    • Beyindeki kimyasal dengesizlik 
    • Tetikleyici durumlar 

     

    BİPOLAR BOZUKLUK KİMLERDE NE SIKLIKLA VE HANGİ YAŞLARDA GÖRÜLÜR

    Bipolar bozukluk kadın ve erkeklerde eşit görülmektedir. Toplumda her 100 kişiden birinde görülmekle birlikte 100 kişiden birinin manik dönem geçirdiği anlamını taşır.  Genellikle 20li yaşlarda başlamakla birlikte daha erken yaşlarda da görülme olasılığı vardır.

     

     

    CİNSEL PROBLEMLER

    CİNSELLİK, insan yaşamının önemli bir parçasıdır ve iyilik halini, sağlığı sürdürmede yaşamsal rol oynar. Cinsel sağlık ise fiziksel, psikolojik, sosyal vemanevi yönleri olan bütünsel bir kavramdır. Cinsel sağlığa ilişkin problemler ve yaşam kalitesi arasında bir ilişki olduğu vurgulanmaktadır. Cinsel sağlığa ilişkin endişe ve sorunlar, bireylerin ve/veya toplumun iyilik halini ve yaşam kalitesini etkiler, zamanla “yaşamın bir parçası” olarak algılanmasına neden olur. Söz konusu durum yaşam ve iyilik hali için korkutucu bir tehdit unsurudur.

    Cinsel sağlık sorunları; cinsel işlev bozukluğu, cinsel kimlik bozuklukları, diğer çeşitli kaygı ve endişeleri içerir. Bu sorunlardan cinsel işlev bozuklukları (ör; cinsel istek bozuklukları, erektil bozukluk, orgazmla ilgili bozukluklar, erken boşalma, disparoni ve vajinusmus) nispeten yaygın görünmesine karşın tanı ve tedavisi güçlükle sürdürülebilmektedir.

    Kadınlarda en sık görülen cinsel problemler vajinismus, cinsel tiksinti, orgazm olamama ve cinsel isteksizliktir.

    Diğer problemler ise :

    Arzunun yokluğu veya pasif direnç, taciz, tiksinme ve kaçınma davranışı

    -Uyarılma işlev bozukluğu;

    Uyarılma süre ve şiddetinde yetersizlik

    -Doyumsuz orgazm

    Haz duymadan veya

    orgazm hissi olmadan

    “fizyolojik” orgazm

    Erkeklerde yaygın olarak görülen cinsel problemler, orgazm olamama, erken boşalma, sertleşme sorunu ve cinsel isteksizliktir.

    Diğer problemler ise :

     Orgazm sonrası disfori:

    İrritabilite, iç sıkıntısı, uyku

    bozukluğu, ağlama

    nöbetleri, genital bölgede

    irritasyon

    -Boşalma yetersizliği

    Tam sertleşme ve yoğun

    uyarılmaya rağmen

    boşalmanın olmaması

    Doyumsuz boşalma

    Haz duymadan veya

    orgazm hissi olmadan

    “fizyolojik” orgazm

    Ağrılı cinsel ilişki(Disparoni)Genital bölgede yanma,bıçak saplanması hissi ve/veya kaçınma

    CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARININ ETYOLOJİSİ

    Cinsel sorunların psikolojik nedenleri 3 başlık altında toplanabilir:

    Yatkınlık Yaratıcı faktörler:

    -yetiştirilme tarzı (baskıcı)

     -bozuk aile ilişkileri

     -yetersiz veya yanlış cinsel bilgiler

     -travmatik cinsel deneyim

    Başlatıcı Faktörler :

    -doğum

     -evlilik

     -eşler arasında genel ilişki bozukluğu

     -eşte cinsel sorun

     -sadakatsizlik

     -organik hastalıklara tepki

     - yaş

     -depresyon ve anksiyete

     -travmatik cinsel deneyimler

    Sürdüren faktörler :

     -performans anksiyetesi

     -başarısızlık korkusu

    -suçluluk duygusu

     -eşler arasında çekicilik kaybı

     -eşler arasında iletişim eksikliği

     -genel ilişideki bozukluklar

     -yakın ilişkiye girme korkusu

     -cinsel bilgi yetersizliği

     -cinsel mitler

     -kısıtlı ön sevişme

     -psikiyatrik hastalıklar

     -kendini tanımada yetersizlik

    Cinsel sorunlar, çeşitli nedenlerin değişebilen birleşiminden doğar. Çeşitli cinsel

    sorunlarda ortak olan etkenlerin başlıcaları :

    -yetiştirilme tarzı (baskıcı)

    -cinsel dürtünün düşüklüğü

    -cinsel bilgi eksikliği ve/veya yanlışlığı

    -cinsel deneyim ekikliği

    -eşle olan genel ilişkinin zayıflığı

    -cinsel performansa ilişkin kaygı

    Cinsel dürtü insandan insana değişir. Fakat bu farkların ne kadarının yapısal olduğu bilinmemektedir.Yanlış cinsel bilgi bazen eksik cinsel bilgiden çok daha zararlı olabilmekte, hastaların kaygılarını arttırmaktadır.Cinsel işlev bozukluklarında eş ile ilgili sorunlar göz ardı edilmemelidir. Sevgilisi ile uyarılan, kocasıyla hiç uyarılamayan kadında eşle ilgili uyarılma sorunu vardır. Ancak cinsel yakınlığın yaşandığı eşle ortaya çıkan sorunların tümü eşle ilgili değildir. Sorunun ortaya çıkışından beri sadece bir tek eşle ilişkisi olmuş olan hastanın cinsel sorunlarının sadece eşe bağlı olduğu sonucunu çıkarmak mümkün değildir. Örneğin; primer vajinismus veya ilk kez bir kadınla cinsel ilişkide bulunan erkekte erken boşalma gibi. 

     

    MOTİVASYON EKSİKLİĞİ

    Motivasyon kişileri beklenen nitelikte ve nicelikte görevini yerine getirmesi için etkilemek anlamına gelmektedir. Genel anlamıyla  bir veya birden fazla insanı, belirli bir yöne doğru sürekli şekilde harekete geçirmek için yapılan çabaların toplamıdır. 

    Hayatın her aşamasında her insan hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Hayatımızın her evresinde hayatta kalmamızı sağlayan yeni şeyleri öğreniriz. Mesela; yemek yemeyi öğrenmek, yürümeyi öğrenmek, ders çalışmak gibi.Motivasyon eksikliği bir işi yapmaya yönelik yeterli istek, ilgi, heves ve coşkunun olmaması durumudur. Yetersiz motivasyon başarıyı ve üretkenliği engelleyen en büyük etkenlerden biridir. Kariyerinde başarı elde etmek isteyen her yaştan bireyin performans gösterebilmesi için motivasyona ihtiyacı vardır. Harekete geçmek için ihtiyaç duyulan içsel güç ve motivasyona ancak doğru adımlar uygulanarak sahip olunabilir. Motivasyon eksikliği özellikle ergenlikle beraber başlayan ve yaşlılığa kadar giden bir serüvendir. Hayatın her evresinde kişilerin motive olduğu şeyler değişkenlik gösterebilir. Bir öğrencinin okula gitmek için evden çıkması da motive gerektiren bir durum olabilir. Ya da bir çocuğun yaşıtlarıyla dolu bir oyun parkına gidip oraya motive olmaya çalışması da bir diğer uygulanma şeklidir.

    Beynin birincil motivasyon şekli hayatta kalmaktır. Özellikle yaş ilerledikçe kişilerdeki motive edicilerin şekli değişebilmektedir. Hayat motivasyonunu kaybetmek durumu kimi insanlarda bu evrelerde kendini göstermektedir. Bu motive edicilerden bazıları zamanla daha baskın hale gelirken bazıları ise zamanla unutulup gitmektedir. Bir çocuk ile bir yetişkin arasındaki motive edicilerin önem dereceleri farklıdır. İnsanların gelişim evrelerinde motive edicilerin önemi ve sırası fazlasıyla değişiklik göstermektedir.

    MOTİVASYON EKSİKLİĞİ NEDENLERİ 

    Stres, kaygı ve sürekli olumsuz düşünme hali

    Gerçekleştirmek istediğiniz şeyler hakkında duyduğunuz yoğun kaygı, stres ya da sürekli olumsuz olana odaklanma durumu motivasyonunuzu düşürür.

    Hedef belirlememek

    Hedef belirlerken kendini tanıyor olmak, ne istediğini bilmek çok önemlidir. İlginizi çeken, sizi yansıtan ve heyecanlandıran, becerileriniz ile uyumlu hedefler belirlemek motivasyonu arttırır. 

    Zamanı doğru yönetememek

     Zamanımızı doğru yönetemediğimiz durumlarda hedeflerimizi gerçekleştiremeyebilir, potansiyelimizin altında bir performans gösterip hayatımız boyunca mutsuz olabiliriz.

    Özgüven eksikliği

    Özgüven problemi yaşayan kişiler hedeflerini gerçekleştirme konusunda kendilerine inanmamaktadır. Kendilerini sürekli yetersiz hissederler, hayalini kurdukları şeyleri hak etmediklerini düşünürler. Bu durum performanslarını düşürür hedeflerine ulaşma konusunda kişilere engel olur.

    Erteleme ve öncelikleri belirleyememek

     Gün içerisinde çok farklı işlerle uğraşmak zorunda kalırız ancak bunları belli bir önem sırasına göre sıralayarak hareket etmezsek, sürekli yapmak zorunda olduğumuz işleri ertelersek gün sonunda işlerimizin çoğunu tamamlayamamış oluruz. Ayrıca bir şeyleri sürekli ertelemek kaygı ve stres seviyemizi arttırır

     

    Fizyolojik ihtiyaçları gidermemek

    Bedeninizin ihtiyaçlarını yerine getirmeden sürekli çalışırsanız da motivasyon eksikliği yaşarsınız.

    Motivasyon eksikliği, tükenmişlik sendromu kaynaklı da olabilir. Eğer birey kendine çok yükleniyorsa, ciddi derecede stres altındaysa mutsuzluğun içinden çıkmakta zorlanabilir ve sonucunda motivasyonu düşmüş hissediyor olabilir. En başta sadece motivasyon sorunu gibi görünse de tükenmişlik sendromu biraz daha uzun vadede ortaya çıkan bir sendrom olduğu için anlaşılamayabilir. Bu sebeple motivasyon eksikliği için profesyonel destek almak tavsiye edilmektedir.

     

    OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUKLUK

    Obsesyonlar istemeden aklı meşgul eden, kişiyi huzursuz eden, kişinin kendi iradesiyle uzaklaştıramadığı, ısrarcı bir şekilde tekrarlayan düşünceler, hayaller veya dürtülerdir. 

    Kompulsiyonlar ise keyfi amaç gütmeyen, çoğu kez obsesyonların oluşturduğu kaygıyı azaltmaya yönelik ya da kötü sonuçları engellemek amacıyla yapılan zihinsel eylem veya davranışlardır. 

    En yaygın görülen obsesyonlar arasında kendine ya da bir başkasına zarar verebilme düşünceleri, bulaşma, cinsel-inanç içerikli düşünceler, biriktirme/istifleme, sayma/sıralama/simetri obsesyonları örnek verilebilir. 

    Obsesyonlar çoğu kez hastanın değer/düşünce sisteminin çelişmesi özelliklerini taşır. Örnek olarak çocuğunu seven bir kişinin ona zarar vereceğini düşünüp korkması söylenebilir. 

    Ruh Hastalıkları Tanı ve İstatistik Kılavuzunda Obsesif Kompulsif Bozukluk kriterleri şu şekildedir; 

    “A. Obsesyonlar, kompulsiyonlar ya da her ikisinin birlikte varlığı:”

    Obsesyonlar aşağıdakilerden (1) ve (2) ile tanımlanır:

    1) “Bu bozukluk sırasında kimi zaman zorla ve

    istenmeden gelen ve çoğu kişide anksiyete ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, dürtüler ya da düşlemler.”

    2) “Kişi bu düşünceleri, dürtüleri ya da düşlemlerine önem vermemeye ya da bunları baskılamaya çalışır ya da başka bir düşünce ya da eylemle etkisizleştirmeye çalışır.”

    Kompulsiyonlar aşağıdakilerden (1) ve (2) ile tanımlanır:

    1) “Kişinin, obsesyona bir tepki olarak ya da katı bir biçimde uygulaması gereken kurallara göre yapmaktan kendini alıkoyamadığı yineleyici davranışlar (örn. el yıkama, düzene koyma, kontrol etme) ya da zihinsel eylemler (örn. dua etme, sayı sayma, bir takım sözcükleri sessiz bir biçimde söyleyip durma).”

     

    2) “Davranışlar ya da zihinsel eylemler, sıkıntıdan kurtulmaya ya da var olan sıkıntıyı azaltmaya ya da korku yaratan olay ya da durumdan korunmaya yöneliktir; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler ya etkisizleştirilmesi ya da korunulması tasarlanan şeylerle gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça çok aşırı bir düzeydedir.”

     

    B. “Obsesyon ya da kompulsiyonlar belirgin bir sıkıntıya neden olur, zamanın boşa harcanmasına yol açar (günde 1 saatten daha fazla zaman alırlar) ya da kişinin olağan günlük işlerini, mesleki (ya da eğitimle ilgili) işlevselliğini ya da olağan toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozar.”

    C. “Bu bozukluk bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir ilaç ya da tedavide kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.”

    D. “Başka bir eksen 1 bozukluğu varsa, obsesyon ya da kompulsiyonların içeriği bununla sınırlı değildir (örn. bir yeme bozukluğunun olması durumunda yemek konusu üzerinde düşünüp durma; trikotillomaninin olması durumunda saç çekme üzerinde durma; vücut dismorfik bozukluğunun olması durumunda dış görünümle aşırı ilgilenme; bir madde kullanım bozukluğunun olması durumunda ilaçlar üzerinde düşünüp durma; hipokondriyazisin olması durumunda ciddi bir hastalığı olduğu biçiminde düşünüp durma; bir parafilinin olması durumunda cinsel dürtüler ya da fanteziler üzerinde düşünüp durma ya da majör depresif bozukluk olması durumunda suçluluk üzerine geviş getirircesine düşünme).”

    + Varsa belirtiniz:

    - “İç görüsü iyi: Kişi inanışlarının gerçek olmadığının farkındadır.”

    - “İç görüsü kötü: Kişi inanışlarının olasılıkla gerçek olduğunu düşünür.”

    - “İç görüsü yok/sanrısal inanışlar: Kişi inanışlarının gerçek olduğuna kesin olarak inanmaktadır.”

    + Varsa belirtiniz:

    - “Tikle ilişkili: Kişinin o sırada ya da geçmişte bir tik bozukluğu öyküsü vardır.”

     

    YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU

    Sıklıkla farkedilmeyen ve yeterince bilinmeyen ruhsal bir bozukluktur. En az 6 ay süresince devam eden, neredeyse her gün içinde ortaya çıkan, olaylar veya faaliyetler hakkında aşırı endişe ve anksiyete halidir. Birey, endişesini kontrol edemez veya etmekte güçlük çeker. 

    Kolay yorulma

    Huzursuzluk

    Konsantrasyon eksikliği

    Uyku bozukluğu

    Kas gerginliği

    İrritabilite (uyarana karşı şiddetli cevap verilmesi)

    gibi bu 6 belirtiden üç tanesinin kişide görülmesi endişe ve anksiyete haliyle ilişkilidir. 

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu psikolojik ve fiziksel belirtilerle bir bütün haline girer. Konsantrasyon güçlüğü, korkulu beklenti durumu, huzursuzluk hissi ve irritabilite psikolojik belirtilere hakim olur. Endişeli bazı düşünceler, yerini fiziksel şikayetlere bırakabilir. 

     

    Örnek verecek olursak; otonom aşırı duyarlılık evresinde hasta kalp atışını farkettiğinde kalp krizi geçireceğini zannedip endişelenmeye başlar. 

    Fiziksel şikayetlerin kökeni, otonom aşırı duyarlılık ve kaslardaki gerginlikten gelir. Kaslardaki gerginlik hem omuz hem de sırt ağrısına sebep olabilir. Aynı zamanda süregelen baş ağrıları da görülmektedir. 

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu, üretkenliğin düşmesi, sağlık sektörüne yoğunlaşma, işe gidilmeyen günlerin artması haliyle bireyin ve çevresi üzerinde önemli bir yük oluşturmaktadır. İlaç kullanımının yanında hastanın şikayetleriyle mücadele etmesini öğrenmesi hedeflenmektedir. İlk basamak olarak hastalığın tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu benimsemesi, tedaviyi kabul etmesi ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verilmelidir. 

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu tedavisinde bireyin ruhsal semptomları, duygu durumu, eşlik eden bilişsel durumu, tepki durumu; sinir sistemine dair belirtilerin varlığı, uyarılmışlık derecesi dikkate alınmalıdır. 

    Psikolojik müdahaleler, çatışmaların belirlenmesi, güven verme, bedensel belirti düzeyinin açıklanmasını içerir. Hastalıkla başa çıkma becerisi kazandırmak amaçlanır. İlaç kullanım oranını da en aza indirgeyerek birey ve toplum üzerindeki maliyetleri düşürmektedir. 

     

    YEME BOZUKLUKLARI 

    Temelinde yeme tutumu ve davranışlarında bozulma olduğu, kilo kontrolüne yönelik davranışların ortaya çıktığı, fiziksel ve psikososyal fonksiyonların bozulmasıyla devam eden psikiyatrik bozukluklardır. 

    Yeme bozukluklarının oluşma süreci birçok faktörden oluşmakla birlikte olaylardan veya durumlardan etkilenebilir. Yeme bozukluklarının ortaya çıkışında ve devam etmesinde duygular son derece önemli ve bu yeme bozukluğu sürecinde birçok duygu deneyimlenmektedir. Yeme davranışıyla birlikte kişilerin duygulanım durumu da değişkenlik göstermektedir. Kişiler sıkıntılı ruh halinden kaçmak için yeme davranışıyla kısa süreli bir rahatlama sağlamış olsalar da uzun süreçte suçluluk, utanç ve üzüntü gibi pek çok sıkıntı hissettiren duyguları deneyimlemektedirler. 

     

     

    1. Anoreksiya Nervoza 

    Kişinin yaşı ve boyunun normal şartlarda değerlendirilen vücut ağırlığında olmayı reddettiği, kilo almaya karşı fazlasıyla korku beslediği ve vücut algı bozukluğunun 1. maddesinin bedene odaklanmasıyla bu sürecin ortaya çıktığı düşünülmektedir. 

     

    2. Bulimiya Nervoza

    Tekrar eden yeme atakları esnasında yemek yemeyi durduramama korkusundan ötürü, atak sonrası kilo almanın önüne geçmek için kusma, laksatif ve diüretik kullanımı veya aşırıya kaçan egzersiz vb. gibi telafi etmeye yönelik davranışlarının yer aldığı yemek bozukluğu türüdür. Bu tanıyı almak için bireyin tıkanırcasına yemek yeme davranışının ve uygun olmayan çıkarma davranışının birlikte gerçekleşip üç ay içerisinde haftada minimum iki kez görülmesi gerekmektedir. 

     

    3. Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu 

    Kişinin kısa bir süre içinde yiyebileceğinden oldukça fazla yiyeceği tükettiği ve bu yeme davranışını durduramadığı, çok miktarda yeme davranışlarını devam ettirdiği bir bozukluktur. Bu tanıyı almak için bireyin yeme ataklarının ortalama üç ay içerisinde haftada minimum iki kez görülmesi gerekmektedir. 

    Tüm bu yeme bozukluğu davranışlarının yalnızca yiyeceklerle ilgili olmadığını, hem duygusal hem de psikolojik sebeplerden kaynaklandığı üzerine farkındalık kazanmalarına, Bilişsel ve Davranışsal tedavi yöntemleri ile desteklenmeleri, gerektiğinde tıbbi bir tedaviye başlamaları gerekmektedir.

     

     

     

    EVLİLİK KORKUSU

    ‘Her şey bu ilişkide yolunda gidiyor, onu seviyorum ama neden evlenmekten korkuyorum?’ 

     Evlilik korkusu yaşamanın birden çok sebebi olabilir. Sorunun çözümü içinde sebeplerinin iyi anlaşılması gerekir. Problemin anlaşılmasını sağlamak için, bu korku içinde bulunan kişinin partnerine durumu doğrudan açıklaması, etkili şekilde konuşmaları sağlıklı olacaktır. Çünkü çift olmanın temelinde karşılıklı olarak konuşma, birbirinin duygularını ve düşüncelerini anlama vardır. Evlilik korkusu yaşayan kişinin gerçek duygularını, düşüncelerini, eşinden neler beklediğini belirtmesi ilk adım olabilir.

    Mutsuz bir evliliğe şahit olmak, boşanmayla sonuçlanmış evlilikleri gözlemlemek, mutsuz bir evlilikte büyütülen çocuk olarak maruz kalmak gibi etkenler evlilik korkusunun altında yatan nedenlerdendir. Buna ek olarak bağlanma problemleri, kişiyle çok uzun süre geçirmenin getirmiş olacağı belirsizlik, yalnızlığa ve özgürlüğe alışmış kişilerin özgürlüğe bir tehdit olarak algılaması, karar alırken başkalarını düşünmenin verdiği sorumluluk evlilik korkusunu oluşturabilir. Güvenli bağlar kuramayan kişiler için uzun ilişki yaşamak bile sıkıntılıyken evlilik başlıca bir korku ögesi haline gelir. Yine aynı şekilde karşısındakine güvenli bağlanamayan kişi ayrılık düşüncesinden oldukça korkar. Ayrılığın verdiği acıyla baş etmemek için evlilikten kaçınabilir. Aldatılma ve terkedilme düşüncesi genellikle birbirini tetikler. Evlilik sürecinde aldatılmaktan korkmak, kendisinin sadık kalamayacağını, eşinden sıkılacağını düşünmek aslında kendisine ve karşısındakine de güvenmemek evlilik korkusuna neden olabilir. Hayat şartlarının değişeceği ve belirsizlik kişiyi huzursuz eder, evlilik korkusunda da bunu görmek mümkün olacaktır. Bir başka etken de maddiyat olarak evliliğin kişileri olumsuz etkileyeceği düşüncesidir. Evliliklerdeki aile ve kültür farklılıkları, çocuk sahibi olup olmama konusundaki tereddütler, bireyselliğin yitirileceği düşüncesi evlilik kararını zorlaştırarak, evlilik korkusuna zemin hazırlayabilir.

    İlişkilerde çiftlerin tüm bunları rahatlıkla konuşabilmesi, belirsizlikleri giderir. Evlenmeden önce, kişiler evlilikten beklentilerini ve evliliğin kendileri için ne ifade ettiğini açıkça konuşabilmelidir. Evlilik korkusunun yoğun yaşanması halinde, bir ruh sağlığı uzmanına danışmak faydalı olacaktır.

     

    BOŞANMA SÜRECİ

    Bir evliliğin sonlandırılması, taraflar oldukça zor bir süreçtir. Bu sancılı sürecin etkileri bazen yas süreciyle benzer nitelikler taşır. İlişki sonlanınca boşanan çiftler varsa çocuklar sürece dahil olan yakın çevreler yas tutmakla benzer tarzda davranış kalıpları geliştirebilirler. Evliliğin niteliksizliği veya evlilik sürecindeki sıkıntıların sonucunda da alınan bir karar da olsa her boşanma süreci stres ve yoğun duygular barındırır. Toplumsal bakış açısı, belirsizlik, alışkanlıkların değişmesi, bağın koparılması bu süreci kapsadığı için işlevselliği bozabilir. Boşanma sonrasında genellikle taraflar başarısızlık, hayal kırıklığı, kıskançlık, korku, öfke, üzüntü ve suçluluk yaşayabilirler. Yalnızlık, pişmanlık, utanç ve özgüven eksikliği de taraflarda sıklıkla gördüğümüz tablolardır. Hayatın olağan akışının değişmesi, çevreden alınan tepkiler, varsa çocuklar için duyulan endişe boşanma sürecinde ve sonrasında boşanan kişileri karamsarlığa sürükler. Yine bu dönemde uykusuzluk, iştah kaybı gibi fizyolojik sorunlar sıklıkla görülmektedir. Boşanma dönemlerinde psikolojik sağlamlık  kazanmak oldukça kıymetlidir. Bu dönemde tarafların profesyonel destek almaları önem arz etmektedir.

    Çiftler arası yeterince zor olan bu süreç, elbette çocuklar içinde sıkıntılı geçebilir. Boşanma kavramı, çocuklar için kayıp, stres, eski düzenin değişmesi ve belirsizlik gibi anlamlara gelebilir. Boşanmanın çocuk için anlamı, genel olarak olumsuz olsa da çocuktan çocuğa yaş, cinsiyet, aile içi dinamikler, insan ilişkileri, sorunlarla başa çıkış biçimi, bağlanma şekilleri gibi parametrelerle değişebilir. Ebeveyn desteğinin azalması, anne ve baba figürünün birbiriyle çatışmasının eve yansıması, maddi sıkıntıların yaşanabilmesi, mevcut düzenin değişmesinin sonucu oluşacak kaygı çocukların boşanma süreciyle ilgili olumsuz tutumlarını destekler.

     

    Evliliğini sonlandırma kararı alan kişilerin psikolojik desteğe ihtiyacı olduğu gibi, boşanma sürecinde çocuğunda yardım alması gerekir. Boşanma sürecinin açıklanması, anne ve babanın evliliklerinin bittiğini ayrı ayrı değil, birlikte aynı ortamda çocuğa anlatmaları gerekir. Çatışmalı geçen boşanmalarda bile çocuğu taraf tutmaya zorlamamak önemlidir. Çocuğun yaşına bağlı olarak, ’seni seviyoruz’ mesajı verilerek süreç yönetilmelidir. Ebeveynlerin karşı tarafı suçlar tarzdaki davranış ve söylemleri de çocuğu oldukça olumsuz etkiler. Boşanma sürecinin ve boşanmadan sonra nasıl bir düzen olacağı çocuğa uygunca anlatılmalıdır. Bu sürecin uzmanla birlikte yürütülmesi faydalı olacaktır.

     

     

     

    ŞİZOFRENİ

    Şizofreni, kişinin gerçekliği anormal olarak algıladığı, gerçeği ve gerçek dışını ayırt edemediği, düzensiz düşünceler, anormal davranışlar ve anti-sosyal davranışlarla karakterize olan ruhsal bir bozukluktur. Şizofreni, halüsinasyonlar, sanrılar, günlük işleyişi bozan düzensiz düşünme ve davranışların kombinasyonlarından meydana gelmektedir. Tedavinin yaşam boyu sürdürülmesi gerekmektedir. Erken başlayan tedavi, semptomlar gelişmeden kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir aynı zamanda kişinin hayat kalitesini arttırabilir.

    Şizofreni Belirtileri:

    Pozitif Belirtiler:

    • Halüsinasyonlar (varsanılar)
    • Sanrılar (hezeyanlar/delüzyonlar) 
    • Dezorganize düşünce (konuşma)
    • Dezorganize veya anormal motor davranış

    Negatif Belirtiler:

    İşlev görme yeteneğinin azalması veya olmaması anlamına gelir. Örneğin, kişi kişisel hijyenini ihmal edebilir veya duygudan yoksun görünebilir (göz teması kurmaz, yüz ifadelerini değiştirmez veya monoton konuşur).

    Semptom                                Azalan İşlev

    Aloji                                       Konuşma/düşünce akıcılığı

    Afektif Küntlük                      Duygusal ifade

    Avolisyon                               Motivasyon/istek

    Anhedoni                                 Zevk alma

    Şizofreni etiyolojisi ile ilgili etkenler şunlardır:

    1. Genetik etkenler

    2. Beynin yapısal değişiklikleri

    3. Nörokimyasal değişiklikler

    4. Endokrin etkenler

    5. Çevresel faktörler

    6. Psikososyal etkenler

     

    Şizofrenide Alt Tipler

    Paranoid Tip: Paranoid şizofrenide düşünce içeriğinde bozukluk mevcuttur. Genelde genç yaşlarda başlamakta ve yavaş ilerlemektedir. Kötülük görme, kuşkuculuk, büyüklük gibi sanrıları vardır. Hastalığı kabul etmeyip gizleyeme çalışırlar. 

    Katatonik Tip: Hareket bozuklukları baskındır. Çevre ile ilişkisini kesmiş olarak görünse bile olup bitenleri bilir ve kaydeder. Dışardan gelen tepkilere yanıt vermezler. Yemezler, içmezler, uyumazlar ve tavsiyelere uymazlar. Genelde 15-25 yaş arasında başlar ve birden ortaya çıkar. Kontrolsüz ve agresif davranışlar görülebilir.

    Dezorganize (Hebefrenik) Tip: Bu hastaların zihni karışık ve tutarsızdır. Konuşmaları karmaşıktır. Davranışları çocuksudur. Şizofreni alt tipileri arasından gidiş özelliği bakımından en ağır olanıdır. Başlangıcı genç yaşta akut, renkli pozitif belirtilerle başlamaktadır.

    Ayrışmamış Tip: Şizofreni teşhisini koyduracak semptomlara sahiptir ancak paranoid, katatonik ve dezorganize tip kriterlerini karşılamamaktadır.

    Rezidüel (Kalıntı) Tip: Daha çok negatif semptomlar vardır. Değişmeye karşı istek ve ilgi azdır. Bir ya da birkaç şizofrenik tekrardan sonra başlamaktadır. Duygu küntlüğü, umursamazlık, girişim ve eylem eksikliği, ilgisizlik, toplumdan kopma, düşüncede somutlaşma ve yoksullaşma, kendine bakımda azalma gibi belirtiler bulunabilir. (Köroğlu, 2007)

    Tedavi Yaklaşımları

    Tedavinin hedefi, akut krizlerin ortaya çıkmasını engellemek, belirtileri azaltmak, topluma uyumunu sağlamak ve bu hastalığın yıkıcı etkilerini büyük oranda ortadan kaldırmaktır. Şizofreni tedavisi 4 ana başlık altında incelenebilir:

    1. Farmakolojik tedavi

    2. Psikoterapi

    3. Aile desteği

    4. Psikososyal tedavi

     

    LOHUSA SENDROMU

    Lohusa dönemi diğer bir adıyla doğum sonrası depresyon birçok değişimin yaşandığı bir dönemdir. Kadınların bir kısmı doğumla birlikte gelen değişimlere uyum sağlarken, bir kısmı ise bu dönemde sıkıntılar yaşamaktadır. Lohusa sendromu genellikle hormonal değişikliklerin tetiklediği, uykusuzluk, beslenme problemleri, yeni anne olmanın getirdiği stres nedeniyle şiddeti artan bir olgu olarak değerlendirilmektedir. Lohusa sendromunun başlangıç zamanlaması doğum sonrası östrojen ve progestoren düzeylerinin ani düşüşü ile eş zamanlıdır. Bu da doğum sonrası depresyonun endokrin bir fenomen olabileceğini düşündürmektedir (Harris B, John S, Fung H, 1989)

    Lohusa sendromu, yaklaşık olarak doğumdan 3-4 gün sonra başlamaktadır. Hafif belirtilerle kendini gösterir. Hormonal değişimler, annenin duygudurum bozukluğu geçmişinin olması, aile ilişkilerinde problem olması, ekonomik sorunlar lohusa sendromunun ortaya çıkmasında etkilidir. Aynı zamanda bebek bakımının getirdiği psikososyal stresler de ruhsal sorunların ortaya çıkmasını tetikleyebilir. Eşlerden destek almayan kadınlarda doğum sonrasında belirtilerin ortaya çıkma ihtimali yüksektir. 

    Lohusa Sendromu Belirtileri

    • Huzursuzluk
    • Uyku bozuklukları
    • Yorgunluk
    • Çökkünlük
    • Ağlama
    • Eleştiriye karşı duyarlılık
    • Duygu durumunda hızlı değişimler
    • Kaygı 

    Lohusa sendromunun ortaya çıkmasını engellemek için sosyal destek, uyku, yeme düzeni ve dinlenme oldukça önemlidir. Ayrıca bu dönemde bebekle ilgili bilgi eksiklikleri varsa bu eksiklikler giderilmeli ve bilinçlendirilmelidir. Lohusa sendromu etkileri 2 haftayı aşıyorsa, depresyona dönüşme açısından dikkatli olunmalı ve tedavi gerektiren bir sürece girilmelidir. Özellikle duygudurum geçmişi olan anneler için depresyonu önlemek amacıyla psikoterapiye yönlendirilmeli ve destek ağı oluşturulmalıdır. İlaç tedavisine gereksinim duyulmamaktadır. Doğum öncesi dönemde annelere lohusa sendromu belirtileri ve belirtilerin 2 hafta içinde düzeleceğine dair bilgi verilmelidir.

    KAYIP VE YAS SÜRECİ

    Yas tutma, çok sevilen birinin yitirilmesi (ölüm, ayrılık vb.) sonrasında yaşanan doğal bir süreçtir. Yas sürecindeki tepkiler kişiden kişiye farklılık göstermektedir ve bireyseldir. Sıklıkla duygusal, fiziksel, bilişsel ve davranışsal belirtiler gözlemlenmektedir. 

    Duygusal belirtiler: Şok, üzüntü, öfke, suçluluk, kaygı, korku, yalnızlık, yorgunluk, çaresizlik, isteksizlik, umutsuzluk gibi belirtilerdir.

    Fiziksel belirtiler: Nefes alamama, boğulacakmış gibi olma, her an tetikte olma hali, çabuk yorulma gibi belirtilerdir.

    Bilişsel belirtiler: İnanmama, dikkat dağınıklığı, hatalı/çarpık düşünceler, unutkanlık, rahatsız edici düşünce/rüya gibi belirtilerdir. 

    Davranışsal belirtiler: Dikkatsizlik, uyku ve iştah problemleri, alkol ya da madde kullanımı, sosyal çevreden veya kaybedileni hatırlatıcı uyaranlardan kaçma gibi belirtilerdir.

    Kayıp ve Yas Süreci Aşamaları

    • İnkâr: Yas sürecinin ilk evresi inkârdır. Kişi gerçeği görmezden gelir ve gerçekle yüzleşmekten kaçar. Hayatına kaybettiği kişi sanki hala hayattaymış ve hiçbir şey olmamış gibi devam eder. Eski alışkanlıklarını devam ettirir. (masaya onun için de tabak koyma, telefonla aramaya devam etme vb.)
    • Öfke: İnkâr aşamasından sonra öfke devreye girer ve kişi gerçekle yüzleşir. Sonrasında yoğun bir öfke duymaya başlar. Bazen kaybettiği kişiye karşı “beni neden bıraktın?” şeklinde ve bazen de kendine karşı “gitmesine neden izin verdin?”, “neden ben?” şeklinde öfke durumları oluşabilir. Bu duyguların yaşanması normaldir. Kişinin bu duygulardan kaçmayıp yaşaması gerekmektedir.
    • Pazarlık: Bu dönem önceki dönemlere göre daha sakin geçer. İnkâr yavaş yavaş ortadan kalkar. Kişi yaşadığı yoğun öfke duygusundan sonra bu duygu yoğunluğunu azaltmak için çevresiyle, kendisiyle ya da dualar yoluyla pazarlık yapmaya başlar. 
    • Depresyon: Bu dönemde kişi inkâr aşamasını tamamen bırakmış ve gerçeklerle yüzleşmiştir. Aynı zamanda durumun tamamen farkındadır ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi güzel olmayacağı, hiçbir zaman mutlu olamayacağı düşüncesindedir. Bundan dolayı kişi büyük bir mutsuzluk yaşar. İştah bozukluğu, uyku düzensizliği, kimseyle görüşmek istememe, öz bakımı aksatma ve iş/eğitim hayatının önemsenmeyip sekteye uğraması sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Bu evrenin yaşanması oldukça önemlidir. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de duygu ve düşünceleri paylaşmak yas sürecini sağlıklı bir şekilde atlatmak için önemli bir etkendir.
    • Kabulleniş: Yas sürecinin son aşamasıdır. Kişi bu aşamada yaşanan kaybı sindirmeye ve sonrası için neler yapacağı ile alakalı planlar yapmaya başlar. Eski hayatına geri dönmesi gerektiğini fark eder ve çevresiyle iletişimini arttırmaya başlar. Gelecekle alakalı daha yapıcı kararlar alır. Ancak kişinin önceki aşamaları atlatması ve kabulleniş sürecine girmesi yas sürecinin bitmiş ve kişinin artık bu konuyla alakalı hiçbir şey hissetmediği anlamına gelmez. Hatta kaybedilen kişi hayat boyu hatırlanacaktır, zaman zaman bu durum acıtacaktır ve bu da kaçılmaması gereken bir durumdur. 

    Yas süreci oldukça zorlu bir süreçtir. Bu sürecin atlatılmasında kişinin çevresinin desteği çok önemlidir. Acının görmezden gelinmesi ve acıyı azaltmak için “güçlü olmak zorundasın”, “hayat devam ediyor”, “çocukların/annen/baban için ayakta kalmalısın” gibi telkinler hatalı yaklaşımlardır. Bu tarz söylemler kişinin duygularını yaşamasını engellemektedir. Aynı zamanda yas sürecindeki kişinin de güçlü olma çabası içine girmemesi, ağlamak istiyorsa ağlaması, acısı hakkında konuşmak istiyorsa konuşması gerekmektedir. Acıyı içe atmak yas sürecini atlatmayı zorlaştırmaktadır. Yası tutulmamış kayıplar ileriki yaşantımızı olumsuz yönde etkilemektedir. 

    Travmatik/Patolojik Yas: Ani ve şiddet içeren bir ölüm sonucu kişide oluşan tepkilerin bastırılması sonucu ortaya çıkmaktadır. 6 ayı geçmesine rağmen günlük rutin ve sosyal hayata dönmekte güçlük çekilen yas dönemidir. Kişi bu süreçte ciddi derecede etkilenmektedir ve bu durum travma sonrası stres bozukluğuna yol açabilmektedir. Ayrıca travma sonrası stres bozukluğu semptomları ile benzerliği görülmüş ve patolojik yas için "travmatik yas" teriminin kullanılması önerilmiştir. Yas sürecinin 6 ayı geçmesi halinde kişinin destek alması gerekmektedir.